15 Nis Özden Arslan
Yağmur Damlaları

Yağmur damlaları nasıl da birbiriyle yarışıyor, bir an önce toprağa kavuşmak için. Rüzgâr; savurduğu hızıyla, ara sıra çakan şimşeğin sesi ve ışığıyla bu yarışa eşlik ediyor ama hangi damlayı desteklediğini anlamak gerçekten imkânsız.
Kızım, Neşe’m, canım yavrum; çok heyecanlı, bir o kadar da telaşlı. Narin bedeni odadan odaya koşuştururken başının tepesinde alelacele topladığı kumral saçları omuzlarına dökülüveriyor. İri kahverengi gözleri, aklından geçen soruları görünür kılıyor. Bana söylediklerinin yanı sıra, dile getiremediği pek çok soru da zihninde kendi cevabını bulmak için sıraya girmiş durumda.
Bir yolculuğa hazırlanıyor bu günlerde; hayatını şekillendireceği, karakterini pekiştireceği bir yolculuk bu.
Ankara’ya hukuk eğitimi için gidiyor. Tatlı telaşının yansıdığı sesiyle sordu:
“Anne, bavullar nerede? Ben hangi bavulu alacağım?”
Elindeki kalın kitapları bana göstererek ekledi:
“Ben bütün bunları nasıl sığdıracağım? Nasıl götüreceğim hepsini? Çok az zamanım kaldı anne!”
Yanına yaklaştım. Ellerimle yüzünü ve saçlarını okşadım. Dokunuşumun ona; onu nasıl sevdiğimi, her zaman yanında olacağımı, çıkacağı bütün yolculuklarda onu destekleyeceğimi hissettirmesini istedim.
Başımı hafifçe yukarı kaldırarak:
“Çatıdaki odada bavullar. Bakalım hangisi işimizi görecek.”
Peş peşe üst kata yöneldik.
Dededen kalma bu üç katlı ahşap evimizin tavan arasında, büyükçe bir alanı kaplayan ve adına “sandık odası” dediğimiz bir yer var. Zamanın gerisinde kalmış kullanılmayan eşyalar, kalabalık yaptığı düşünülen ama atmaya kıyılamayan nesneler burada sessizce bekliyor.
Çocukluğumun geçtiği bu evin her köşesini ezbere bilmeme rağmen, bu odada hâlâ fark etmediğim şeyler olduğunu hissederim hep.
İçimde bir yandan Neşe’ye yardım etme arzusu, öte yandan yeni ne keşfedeceğimin merakıyla koyu yeşile boyalı ahşap merdivenleri çıkmaya başladık. Her adımımızda, neredeyse bütün evden duyulan yaşlı tahta sesleri bize eşlik etti.
Kapının anahtarı hâlâ aynıydı: siyah demirden, ağır ve eski.
Bu evde çok şey değişti. Kapılar yenilendi. Duvarlar defalarca boyandı ama burası, içindekiler gibi olduğu yerde kaldı.
Kapıyı açar açmaz düzensiz bir düzen çıktı karşımıza: kutular, çarşaflarla örtülmüş eşyalar, unutulmuş yıllar…
Neşe mırıldandı:
“Bunca şeyin içinde bavul mu bulunur?”
Elimle diğer tarafı gösterdim:
“Şu tarafta olması lazım.”
Biraz sonra sevinçle seslendi:
“Anne, antika bunlar! Bu kadar eski bavulu neden tuttunuz? Ne çok seyahat eden varmış bu ailede.”
İçlerinden biri büyük biri küçük iki siyah bavul seçti.
“Bunlar işimi görür, ne dersin?”
“Deneyip göreceğiz yavrum.”
“Anne, hadi geliyor musun? Ben aşağı iniyorum.”
“İn sen. Birkaç şeye bakıp geleceğim.”
“Kapıyı kapatmıyorum, çok kalma anne!”
Neşe’nin sesi eşyalara çarpa çarpa odadan uzaklaştı.
Benim gözüm kutuların arasında ayakları görünen mermer sehpaya takıldı. Üzerindeki çarşafı kaldırınca dedemin Almanya’dan getirdiği Nacar marka duvar saati çıktı ortaya.
Hâlâ çok güzeldi. Kurmalı bir saat… Kursam çalışır mıydı acaba?
Altın renkli sarkacın yeniden sağa sola sallanmasını görmek ne hoş olurdu. Her salınım beni dedemin hikâyesine götürürdü.
Dedem genç bir mühendis, anneannem bir terziydi. Altmışlı yılların başında daha iyi bir yaşam kurmak için Almanya’ya gitmişlerdi.
Dedemin sesi kulaklarımda:
“En çok fırında pişen taze ekmek kokusunu özledik biz.”
Kalın siyah çerçeveli gözlüklerinin üstünden bakarak anlatırdı bunu. Masal dinler gibi dinlerdim.
“Anne, baba ve vatan hasreti ağır geldi; duramadık.”
Sekiz yıl yaşamışlar orada. Dedem makine mühendisi olmasına rağmen Grundig fabrikasında kalite kontrol amiri olarak çalışmış. Anneannem de terzilik yapmış. Hem geçinmişler hem de hayal ettikleri yaşam için para biriktirmişler.
Bir ev alacak kadar birikimleri olduğunda, bulutların taşıdığı yağmur damlaları gibi çok sevdikleri İstanbul’a dönmüşler.
Yanlarında bavulları, çocukları ve özlemleriyle…
Annem sekiz, dayım altı yaşındaymış.
O yıllar zor yıllarmış. İdamların, ambargoların, ihtilallerin iç içe geçtiği yıllar…
Ama dedemler geri dönmeyi hiç düşünmemişler.
Dedemle aynı dönemde Almanya’ya gidenlerden bazıları dönmüş, bazılarıysa kalmış.
Dedemi yıllarca ziyaret eden arkadaşları olurdu.
İçlerinden birini hayal meyal hatırlıyorum.
Altında Mercedes’i, gösterişli kıyafetleri ve hiç bozulmamış şivesiyle Hasan amca:
“Aydın ağabey, nasısan, iyimisen? Bir görüm elini öpüm dediydik.” der, dedemin elini öperdi.
Getirdiği çikolataların sarı yaldızlı ambalajlarını açarken duyduğum sevinci hâlâ hatırlıyorum.
Saatin sarkacı yeniden çalışsa sanki dedemin sesi de bu evde dolaşacak gibi geldi bana.
Onu tamir ettirmeliyim diye düşündüm. Saatin altında sehpanın dibine ilişmiş renkli kutular dikkatimi çekti. Mavi kapaklı eski bir lokum kutusu… Bugün “geri dönüşüm” dediğimiz şeyi annemler çok önceden biliyormuş aslında. Kutuyu açtım. İçinden annemin el yazısıyla yazılmış bir zarf çıktı:
Nişan resimleri
Zarfı açtım. Siyah beyaz fotoğraflarda annemle babam vardı. Dedemin anlattığı hasret duygusunu şimdi kalbimin tam ortasında hissediyordum. Nasıl da mutlular… Babam anneme öyle dikkatle bakıyor ki, sanki o anın hiç bitmeyeceğini sanıyor insan. Misafir salonunda çekilmiş fotoğraflar, gülen yüzler…
Tanıdık ve artık tanıyamadığım akrabalar…
Dedem koltuğunda…
Yanında anneannem…
İki koltuğun arasında yerde oturan Celal dayım…
Fotoğrafların üstünde parmaklarımı gezdirirken geçmişe dokunmayı ne kadar istediğimi fark ettim. Bir kez olsun ellerini tutabilmeyi…
Annemle babam lise aşkıymış. Aynı üniversiteyi seçmişler. İkisi de öğretmen olmuş. Annem yabancı dil, babam matematik ve fizik öğretmeni… Okul bitince evlenmişler. Sonra mecburi hizmet başlamış. Önce Sivas. Sonra Bitlis. En son Hizan. Benim hafızamda ise tek bir gün çok net. Evimize tanımadığım insanların dolduğu gün. Kalabalığın içindeki sessizlik.
Annemin yüzünden çekilmiş bütün renkler.
O gün bir tek babam gelmedi.
Ve bir daha hiç gelmedi.
Okulda bir şey tamir ederken merdivenden düşmüş. Otuz yaşında. Hayatı orada bitmiş. Nisan yağmurları dışarıda sürerken biz içeride ağlamayı öğrenmişiz. Dedem, annem ve ben İstanbul’a dönmüşüz. Annem gibi benim de nişan yüzüklerim bu evde takıldı. Şimdi eşimle kızımın yuvası burası. Geçmiş, eski bir fotoğrafın içinden çıkıp bugünüme yerleşmiş gibi. Tam o sırada Neşe seslendi:
“Anne, hadi yemek yiyelim!”
Birkaç gün sonra bulutlar onu kendi yoluna bırakacak. Yağmur damlaları gibi yarışacak.
Hayat bulacak. Uzaklaşacak benden. Ama şimdi hâlâ yanımda.
“Geliyorum annem.”
Özden Arslan