15 Nis Fatma Maksude Kılınç
Zaman Tekrar Eder Hep

Pencereyi açtı. Binanın kıyısından görünen deniz ve iskeleden gelen vapur gürültüsüyle kendini yine İstanbul’da hayal etti. Eminönü’nün o karmaşasında yine el ele, yine göz gözeydiler…
Ofisin penceresinden sızan günbatımı ışıkları, masadaki bilgisayar ekranını eriyen altın bir lav gibi yalayıp geçti. Renkler soluklaştı, odanın sınırları buğulu bir sualtı manzarasına dönüştü. Duvardaki, Dali’nin eriyen saatler tablosunun reprodüksiyonu da katıldı bu şölene, birlikte eridiler, su onları yumuşattı, titreştiler. Parmakları klavyeye değdiğinde, tuşlar yumuşak bir hamura dönüştü ve içinde kaybolmaya ramak kala ardından bir gölge geçti. Yine geldiğini düşündü. Önündeki monitöre yansımamıştı bir şey ama hissetmişti geldiğini. Hep üzgün olduğu zamanlarda gelirdi, gelmişti işte yine.
O gün öğleden sonraki toplantıda sunumunu yaparken, patronun “Bu kadar basit bir hatayı nasıl gözden kaçırırsın?” diye küçümseyen bakışları altında eli titreyip kalemiyle dizüstü bilgisayarını çizmişti. O çizik, gerçekliğin dağıldığı o anın fiziksel bir kanıtıydı. Her dokunuşunda, odadaki tüm seslerin nasıl bir anda sustuğunu, saatin tik taklarının bas bir davul gibi vurduğunu, ışıkların sönükleştiğini, kulaklarının boğukluğunu hatırlıyordu.
Toplantı odaları büyük Mövenpick otelinin yılbaşı arifesi ışıltısına bakıyordu. Her akşam mesaiye kaldığında o ışıklar içinde eriyor, kendini bambaşka dünyalarda sanıyordu. Toplantı odasındaki büyük yapraklı bitkiler, anlamsız yeşil lekeler olarak gözünün önünde yüzdü. Patronun sesi, su altındaki boğuk bir çınlamaya dönüştü; kelimeler anlamsız hecelere parçalandı, yüz ifadeleri eriyen balmumu maskelerine benzedi. Bir türlü atamadıkları, başkasının kullanmasına da izin vermedikleri onun kahve fincanı da yanındaydı. Arada kullanırdı. Gitmeseydin, beni bırakmasaydın…
Fulya’nın ölüm haberini aldıkları gün, onun da hayatının kırılma noktası olmuştu. Tatilden dönmesini heyecanla beklerken motor kazasında gittiğini öğrenmişlerdi. Hayat silikleşmişti o gün. Su altında yaşar gibi, bulanık, dağınık ve soluksuz kalakalmıştı.
Patronun beyaz tahtaya yazdıklarını öfkeyle sildiği, onun haftalarca hazırladığı kampanyanın yayın planının renkli kalem kalıntıları, Fulya’nın tatile gitmeden önce bilgisayarına yapıştırdığı not, hepsi karıştı birbirine. Dünyasının bir anda silikleştiğinin metaforlarıydılar. Beyaz tahtaya baktıkça, gerçekliğin de böyle süngerle kolayca silinebilecek kırılgan bir illüzyon olduğunu düşündü. Tahta silgisini büyük yeşil koltuğa hırsla fırlattı attı. Silgi koltuktan yuvarlandı yere düştü altına yuvarlandı. “Aşağı inip nefes almalıyım, boğulacağım.”
Asansörde yanındaki insanların konuşmaları, bozuk bir plak sesi gibi uzak ve mekanik geldi. Bedenleri şeffaflaşıp arkasındaki metal duvarı gösterirken, kendi yansıması aynada bir hayalet silüeti gibi titredi. Gözlerini kapadı, ofiste inadına bir sigara yaksa, odasındaki duman alarmı çalsa, herkes çığlık çığlığa kaçışsa, ona sessizlik kalsa. Cesareti yok ki, Fulya olsaydı belki yaparlardı. Odasından önce mutfağa uğradı. Sert bir kahve planlarken eli Fulya’nın fincanına değdi. Fincan havada minik bir takla atıp raftan düşerken havada yakaladı. Seni de böyle yakalayabilseydim… Fincanın rafa çarpan sapı çatlamıştı sadece. O çatlak, içindeki kırılganlığın dışa vurumuydu. Fulya’nın fincanını her gördüğünde, etrafındaki nesnelerin keskin hatlarının nasıl yumuşadığını, renklerin solduğunu hissederdi. Sanki dünya, o çatlağın içinden sızan bir dumanla kaplanırdı. Duman Fulya’yı geri getirmezdi ama fincanı vardı dudaklarının iziyle.
Ofiste herkesin kendi zevkine göre bir fincan olurdu; rengarenk ve değişik mesajlı. Ofisten ayrılanlar fincanlarını yanlarında götürürlerdi. Şimdi fazlalık sadece Fulya’nın fincanıydı. “Sevgilimdi benim, fincanını evime götürebilirim, onu evimde koruyabilirim.” Yapamamıştı. Ofiste artık en yakın arkadaşıydı, arada kahvesini onunla içerdi. Kahvesini sapı çatlak fincana doldurdu, odasına giderken istem dışı Fulya’nın odasına baktı. Artık başka bir metin yazarı oturuyor orada; sevimsiz, çok gürültülü, çok sakallı bir erkek…
Fulya’nın fincanıyla odasına giderken koridor yine dağıldı. Parke zemin yerini toprak bir zemine bıraktı, engebeli, toz içinde. Tökezledi. Toprak beni de yut! Odasına geldiğinde patronun masasına mavi dosyayı bıraktığını gördü. Açtı, kağıtları çıkardı. Önce fotokopi çekmek gerek. Mavi dosyayı ve fincanını aldı, odadan çıktı.
Fotokopi çekmeyi hiç sevmezdi. Ofis boylarla iyi geçinirdi, sigara aldırmak ve fotokopi çektirmek için. Bugün ortalıkta kimse yok, iş başa düştü. Az önceki toprak koridor korkutucuydu, şimdiyse davetkâr. Kağıtları hazırladı, makineyi çalıştırdı. Koridorda yankılanan fotokopi makinesinin sesi, travma anındaki mekanik uğultuyla örtüştü. Duvarlar soluk gri bir sis perdesinin ardına çekildi, bir çift kırlangıç kanatlarını ona değdirecek kadar alçaktan uçarak geçti. “Bizim gibiler, uçuyorlar, zamanı alt ediyorlar, saatleri aldatıyorlar, beni yalnız bırakıyorlar…”
Toplantı odasındaki duvar saatinin tik takları fotokopi makinesinin sesini bastırdığı anda sunuma döndü. Sunumun çöktüğü o anda, toplantı odasındaki sessizliği parçalayan tek şey saatin mekanik tik takları olmuştu. Her “tik” sesi, zamanın ne kadar yapay ve uzak aktığını hissettirmişti ona. Şimdi o sesi yine duydu, yüreği sıkıştı. Etrafındaki nesnelerin konturları erimeye başladığında “Fulya gel!” dedi, “gel, ben de erimek istiyorum artık, gel…”
Tik takların gücü artıyordu, fotokopi makinesi hızla çalışıyordu, Mövenpick’in önünde kornalar çalıyordu. Tam o anda eli fincana çarptı. Fincan ağır çekimde makinenin üstünden düşerken o sadece baktı. Fincanın yere çarpıp parça parça oluşunu ağır çekimde izledi. O an zaman durdu, yerdeki fincan kırıklarını sayarken patronun odasının ışığı yandı.
Anladı, bu korkunç zaman tekrarları hiç bitmeyecekti.
Fatma Maksude Kılınç