Bediha Sude Yılmaz
Soğuyan Fırsatlar

 

Ay, yürüdüğüm caddeyi yeni yeni aydınlatıyordu. Az önce olanlardan sonra ben, kendime ait değilmişim gibi hissediyordum. Sanki hayat hızlanmış, insanlar yetişme telaşı içinde yaşamaktan zevk alma işini bir süreliğine askıya almıştı.

Bir kafeye oturup bir fincan kahve istedim. Gözüm biraz ileride oturan yaşlı adama takıldı. Önünde kahvesi, elinde günlüğü, başının üstünde gözlüğüyle bana tuhaf biçimde tanıdık geldi. Belki oturuşundaki yalnızlık, belki bakışlarının dalgınlığı… Gözlerinde yaşamın taşıdığı derin bir hüzün vardı. Sanki aklı elindeki satırlarda değil, yalnızca onlara tutunmaya çalışıyordu.

Dayanamayarak ayağa kalktım, müsaade isteyip karşısına oturdum. Ancak o zaman fark ettim: okuduğu şey bir kitap ya da alelade bir defter değil, bir günlüktü. Yaşadıklarından mı, yaşattıklarından mı bilmem; yüzüne çöken kasvet, konuşmaya başlamamı güçleştiriyordu.

Günlüğü masaya bıraktı. Kullanmadığı gözlüğünün camlarını ağır ağır silerken sonra şöyle dedi:

“Yaşam o kadar hızlı akıyor ki, sevdiğin şeyler için verdiğin çabayı bile hatrında tutamıyor; yalnızca keşkeleri hatırlıyorsun.”

O anlattıkça önce kahveler geldi, biz içemeden soğudu. Sonra etrafımızdaki insanlar değişmeye başladı. O bir kahve daha istedi; onu da içemeden soğuttu. Bunu birkaç kez tekrarladı. Uzun uzun sustuğu anlarda bile fincanına hiç dokunmadı.

Gecenin başında neye kızdığımı unutmuştum. Artık yalnızca o an vardı benim için. Sanki biraz sonra her şey bitecek, söylenmeyen ne varsa olduğu yerde kalacaktı.

Yaşlı adam toparlanmaya başladığında günlüğünün arasından birkaç fotoğraf düştü. İlkinde bir kadın vardı. Sonrakinde, karşımdaki adamın gençliği olduğunu düşündüğüm bir yüz ve o kadınla içilen bir kahve… Fotoğraflara uzun uzun baktı; sonra gözlerini bana çevirdi. Ardından cebinden bir fotoğraf daha çıkardı: bir mezarlık fotoğrafıydı.

Hesabı istedi; sanki zamanında içemediği, elinden kaçırdığı bütün kahvelerin parasını tek seferde ödüyordu.

Ve ben o an anladım: yüzündeki her kırışıklık yaşlanmaktan değil, geç kalınmış bir ömrün içe çöken izlerinden oluşuyordu.

 

Bediha Sude Yılmaz