Başak Bıyıklı
Olağan Bir Gün

 

 

 

Apartmandan çıktı. Basamaklardan indi. Arkasından ağır demir kapının gürültülü kapanışını duydu. Sokağa adımını attı. Ayağındaki botların hafifçe kaydığını hissetti. Gece kırağı inmiş olmalıydı. Sonraki adımlarını daha dikkatli atmaya karar verdi. Elini cebine attı. İstanbul kartı yoktu. Diğer montunun cebinde unutmuş olmalıydı. Söylendi. Geri dönmeliydi. Sol ayak başparmağı zonkluyordu. Bir kez daha söylendi. Geri döndü. Basamaklardan çıktı. Anahtarıyla kilidi hafifçe çevirdi. Kapıyı itti, içeri girdi. Neredeyse evden her çıkışta bir şey unutup geriye dönmek iyiye işaret değildi. Üzerinde durmadı.

En üst kattaki evine çıkmak üzere asansöre ilerledi. Çağırma düğmesine uzunca bastı. Düğmenin kırmızı ışığı birkaç defa titredi ve söndü. Asansörde hiçbir hareketlenme olmadı. Alt kattan Mehmet’in ayak sesleri gelmeye başladı. “Filiz Hanım sen misin?” diye sordu. “Asansör bozuk mu yine?” diye yanıtladı Filiz. Acelesi olduğunu anlasın diye yüksek sesle konuşmuştu. “Yok, düğmede sıkıntı var, bir kez basıp çekeceksin,” diyerek asansör kapısına yaklaştı.

O sırada yukarıdan asansörün harekete geçtiğini anlatan gürültü duyuldu. Bir süre sonra kapı açıldı ve içinden üçüncü kattaki Sinan Bey indi. Kapıyı sonuna kadar iterek açtı. Filiz’i neredeyse düşürüyordu. “Pardon” diyen Filiz’e ters ters baktı, yanıt vermedi. Kulağında kulaklıkları, elinde telefonu ve uzun saplı şemsiyesi vardı. Suratsızdı. Arkasında bıraktıklarını umursamayan dik yürüyüşü ile apartman kapısına ilerledi, şemsiyesinin ucu ile kapı otomatiğine dokundu, kapıyı sertçe çekti ve çıktı. Arkasına hiç bakmadı. Mehmet ile Filiz’in bakışları ise bir süre onun üzerinde kaldı. Ama asansör gelmişti ve vapur beklemezdi.

Sabah 07:50 vapuru. Beykoz’dan Üsküdar’a. Adı işçi, kendi beyaz yaka vapuru. Kalın montlar, yakası kürklü paltolar, parmaksız eldivenler, yün atkılar, henüz açılmamış şemsiyeler, yüksek botlar, kalın lastikçi çizmeler, çamurlu ayak izleri, cep telefonu ekranları, kulaklıklar ve camları buhardan bulanıklaşmış vapur iskelesi. Kalabalık iskelenin bekleme salonunu nefesleri ile çoktan ısıtmış.

Filiz, iskele girişindeki turnikeye İstanbul Kart’ını okuttu. Turnike kartı tanımadı. Kartı sağa, sola çevirdi, olmadı. Üstünü altına getirdi, yeniden denedi. Olmadı. Filiz tekrar ve tekrar denedi. Bir yandan vapurumsu motorun iskeleye yaklaşmaya hazırlandığını fark etti. Sağ gözünün yanındaki kas seğirmeye başladı. Sol ayak baş parmağı zonkladı. Elleri titredi. Randevusuna gecikmek istemiyordu. Ayakları onu çok rahatsız ediyordu. Kartını montunun kumaşına sürttü. Tekrar denedi olmadı.

O sırada iskele görevlisi motorun yanaşmasına yardım etmek için odasından çıktı. Filiz el etti. Adam isteksizce Filiz’e baktı. “Geçemiyorum,” dedi “bir yardım etseniz.” Bıkkın adımlarla yürüdü. Kartı sertçe çekiştirdi, turnikenin ekranına tuttu. Hiçbir şey olmadı. Sağa çevirdi, sola çevirdi. Değişiklik olmadı. Söylene söylene az önce çıktığı odaya geri döndü. Filiz adamın ne yaptığını görmedi.

Motor iskeleye yanaşmıştı. Düdüğünü çalarak görevliyi çağırdı. Bekleyenler sabırsızdı. Söylenmeler başlamıştı. Kapılar açılmalı, motorun halatı bağlanmalı, merdivenler sürülmeliydi. Görevli az sonra odadan çıktı, “tekrar deneyin,” diyerek sertçe kartı Filiz’e uzattı. Filiz kartı alırken düşürdü. Titreyen parmakları ile çömeldiği yerden kartı aldı. Doğrulurken gözlerini kaldırmadı. Göz hizasındaki çizmeleri ve botları saydı. Ardından doğrultu ve kartı yeniden turnikeye yaklaştırdı. Yeşil ekranda iki yüz elli beş yazısını gördü. Herkesin yüzü deniz yönüne dönüktü. Derin bir nefes aldı. İskele görevlisi kapıları açtı. Motor iskeleye bağlandı. Merdivenler sürüldü. Cep telefonları ve montlar ve eldivenler ve atkılar motora doluşmak için iskeleyi terk ettiler. Filiz en arkada kaldı. Sol ayak baş parmağı zonkladı.

İkinci kattaki manikür pedikür salonu düşündüğünden daha kalabalıktı. Önceden randevu almış olmasına karşın bir an ne yapacağını bilemedi. Kapıda onu karşılayan yardımcı genç kız montunu almak için harekete geçti. Kol çantasını çıkartarak montu üzerinden sıyırdı. İçerisi sıcaktı. Hiç erkek yoktu. Sıralarını bekleyen kadınlar çay ve kahve içiyordu. Yapay sarışınlar, röfleli sarışınlar, dibi gelmiş sarışınlar. Tırnağı yapılılar, dibine kadar yenmişler, kazulet gibi uzamışlar, pembe severler, üzeri desenliler, altın bilezikler, çakma pırlantalar, şangırdayan küpeler, sırıtanlar, etrafı gözleyenler, dedikoduya aç kulaklar.

Filiz, kısa esmer saçları ile bankonun arkasında oturan ve “randevunuz var mıydı,” diye soran bir başka yardımcı kıza doğru ilerledi. “Evet, saat dokuz buçuk için randevu almıştım. Filiz Üstün.” Kız defterin içinde Filiz’in ismini aradı. Neden bu kadar çok aradığını ikisi de anlamadı. “Allah Allah, isminizi bulamadım ama,” derken pek de şaşkın görünmüyordu. Filiz’in gözünün yanındaki kas yeniden kendini göstermek istiyordu. Oysaki onun tek arzusu ayaklarını beyaz leğene doldurulmuş sıcak suya sokmak, eski bir dekorasyon dergisini karıştırırken bir Türk kahvesi yudumlamaktı.

“Özlem’e seslenir misin? Randevumu doğrudan onunla yaptım, haberi var,” derken sesi gittikçe yükseldi. Son kelimeleri bağırır gibi mi çıkmıştı? Salondaki yapılı tırnaklar ve yapılmak için bekleyenlerin kendine döndüğünü hissetti. Çayını kahvesini höpürdeten dudaklar için yeni bir dedikodu malzemesi gelmişti. Kız umursamadı, Filiz ağırlığını diğer ayağının üzerine verdi. Sol ayak baş parmağı isyandaydı.

Az sonra içeriden Özlem’in sesi duyuldu. “Filiz Hanım geldiyse alalım hemen!” Kasanın anahtar kilitte döndü, matematik formülü çözüldü, defterde Filiz’in adı belirdi ve pedikür odasının kapıları sonuna kadar açıldı. Koltuğa kendini bıraktı Filiz. Botlarının iplerini çözdü. Bir ayağından beyaz diğerinden mavi iki tek çorap göründü. Sabah fark etmemişti. Özlem çoraplarını çıkartmasına yardım etti. Sol ayak baş parmağı morumsu kırmızıydı. Ayaklarını sıcak suya soktu. Gözlerini kapattı. Parmağını unuttu.

Kandilli İskelesi’ne vardığında akşam altı buçuk olmuştu. Yağmur hiç yağmamıştı. Karnı çok açtı. Tüm gün arka arkaya içtiği kahvelerden başka boğazından hiçbir şey geçmemişti. Soğuktan kızaran yanakları ile sahildeki markete daldı. Rafların arasında dolandı. Ayakları rahattı. Donuk pizza, bira, kremalı bisküvi, diyet kola, vişneli brownie, patates cipsi, kabak çekirdeği, günlük ped, saç kremi, kalem pil aldı. Sepetine göz gezdirdi. “Bir şeyler aldım, fazla bir şey değil,” diye geçirdi içinden. Kendine inanmadı. Bir televizyon programı hayal etti. ‘Bana alışveriş sepetini göster, sana kim olduğunu anlatayım’.

Kasaya doğru ilerlediğinde sıranın uzamış olduğunu fark etti. Sepetiyle birlikte sıraya girdi. Önündekiler sabahki montlar, botlar, eldivenler ve kulaklıklara benziyordu. Onu hatırlamadıklarını umdu. Önündeki kadın sepetini bantın üzerine boşalttı. Kirli sakallı, sivilceli suratlı genç kasiyer yulaf ezmesi paketinin barkodunu okuttu. Ürün takıldı. Kasa görevlisi ürünü sağa sola çevirdi, olmadı. Bir kez daha denedi. Yine olmadı. Sabırsız nefesler duyuldu. Filiz’in arkasına gelmiş ince, uzun, gözlüklü adam “Hadi!” dedi. Genç çocuk, barkodu okumak için yüzüne yaklaştırdı. O sırada ürün elinden düştü. Öne eğilip ürünü alan kasiyerin göbeği ağır çekti, atletiyle pantolonu arasından çatalı göründü. Filiz başını çevirdi. Görmemiş gibi yaptı. Arkasındaki gözlüklü gevşekçe güldü. Filiz rahatsız oldu. Ama adama bakmadı. Kasiyer çocuk bir şey fark etmedi. Yerden aldığı yulaf ezmesi paketinin üzerini okuyarak ürünü geçirdi. Sıra Filiz’e geldi. Çantasından alışveriş çantasını çıkarttı. Parasını ödedi, fişini cebine tıktı. Arkasındaki kılkuyruğun bakışlarından bir an evvel kurtulmak için ürünleri çantaya tıkıştırdı ve marketten çıktı.

Apartmanının olduğu sokağa ilerledi. Köşedeki yufkacının ışıkları kararmıştı. Sokak köpekleri ortalıkta yoktu. Giriş katındaki Ermeni komşuları evi havalandırmak için açtığı pencereyi unutmuştu. İçerisi soğumuş olmalıydı. Her şeye burun kıvıran katılımcıları olan yemek programlarından birinin sesi geliyordu. Arnavut kaldırımları ıslak, kapının önündeki paspas yamuktu. Filiz apartman kapısına ulaştı. Cebindeki anahtarla demir kapıyı açtı. Asansöre ilerledi. Düğmesine tek bir defa, kısaca bastı. Asansör yukarıdan inmeye başladı. Çalışmıştı.

Başak Bıyıklı