19 May Ruken Bezek
Tartının Ağır Kefesi

“Henüz 22 yaşındaydı.”
“Bu nasıl adalet?”
“Kayıp çocuklar nerede?”
“Okula saldırı düzenlendi.”
“Evine ekmek alamayınca kendini astı.”
“Acı haber geldi.”
“Adana’da yaşlı kadın yol kenarında ölü bulundu.”
Sanki dünya uzun zamandır aynı acının etrafında dönüyor da biz her sabah onun başka bir yüzünü görüyoruz. Gazeteler değişiyor, ekranlar değişiyor, insanlar değişiyor ama bu haberler ekranlarımızdan eksilmiyor.
Eskiden akşam haberleri başlamadan önce içimde küçük de olsa bir merak olurdu. Şimdi ise içimi tarif etmesi zor bir tedirginlik kaplıyor. Hangi anne çocuğunu son kez öptüğünü bilmeden ona veda edecek, hangi baba iş bulamadığı için kendini öldürmeyi düşünecek ve hangi genç ait hissetmediği yerlerde ömür tüketecek diye düşünüyorum.
Düşünmek, düşünmek ve düşünmek…
İşte bu esnada aklıma Ahmet Erhan’ın o şiiri geliyor:
“Bugün oturdum ölümü düşündüm
Bir darağacında ya da yolda yürürken
Bugün oturdum ölümü düşündüm
Yirmi dört yaşında ve hayat bu kadar güzelken.”
Ahmet Erhan bu şiiri 1978 yılında yazmış; yani tam 48 yıl önce. Peki bu 48 sene içinde neler değişti? Belki şehirlerin ışıkları arttı, yollar uzadı, telefonlarımız küçülüp dünyayı avuçlarımızın içine sığdırdı. İnsanlar aya gitmeyi, yapay zekâyı, hızla büyüyen şehirleri konuştu. Ama bir şey değişmedi: İnsanı ölüme sürükleyen sebepler.
Bu sebepler, sokağa çıkan her insanın yüzünde, her akşam haberinin satır arasında zaten asılı duruyor. Hepimizin ezberindeki bu listeyi tekrar tekrar sayıp dökmek yerine, belki de bu sebeplerin neden gün geçtikçe daha da kökleştiğini konuşmak gerek.
İçimizdeki öfke ve hırs mı bizi bu hâle getirdi, ekonomik sıkıntılar mı, yoksa daha derinlerde sakladığımız o müthiş yalnızlıklarımız mı?
Belki de hepsi.
Çünkü insanı yaşamın anlamsızlığına sürükleyen şey çoğu zaman tek bir sebep olmuyor. Bazen geçim derdiyle başlayan bunalım, zamanla değersizlik hissine dönüşüyor. Bazen çocukluğundan beri içinde taşıdığı yalnızlık, kişi büyüdükçe daha derin ve onarılması güç yaralar bırakıyor. Bazen de sürekli yarışmak zorunda bırakıldığımız bu düzen, insanın kendisini yalnızca “uyum sağlamakla yükümlü bir varlık” gibi hissetmesine neden oluyor.
Kişi artık kendisini olduğu hâliyle değil, yalnızca başarabildiği kadar değerli görmeye başlıyor. Ne kadar çalıştığı, ne kadar kazandığı, ne kadar güçlü göründüğü üzerinden ölçülüyor sanki bütün hayatı. Öyle ki çocuklar bile dönem sonunda getirdikleri belgenin niteliği kadar “başarılı” ya da “değerli” görülüyor. Bir çocuğun merakı, hayal gücü, vicdanı ya da kırılganlığı değil, aldığı notlar konuşuluyor.
Böylece insan, daha çok küçük yaşlarda sevilmenin bile bazı ölçüleri karşılamaya bağlı olduğuna inanmaya başlıyor.
Belki de bu yüzden büyüdükçe kendimizi sürekli bir yarışın içinde buluyoruz. Durursak geride kalacağımızdan, başarısız olursak değersizleşeceğimizden korkuyoruz. Ve zamanla yaşamayı değil, yalnızca yetişmeye çalışmayı öğreniyoruz.
Peki, yetişiyor muyuz?
Sanmıyorum.
Çünkü yetişilmesi gereken şey insanın yalnızca kendi potansiyeli. Ama bu düzen potansiyelimizi değil; hızımızı, üretkenliğimizi ve dayanıklılığımızı önemsiyor.
Ve en sonunda insan, kendine bile yetişemediği bir hayatın içinde sürekli eksik hissederek yaşamaya başlıyor. Bu eksiklik zamanla yetersizlik hissine dönüşüyor; insanın kendisini sorgulamasına, hatta bazen varoluşunun anlamını bile tartmasına neden oluyor.
Tartının bir kefesi ağır geliyor, diğer kefesi ise hafif; insan ise iki taraf arasında gidip gelirken kendi iç dengesini yavaş yavaş kaybediyor.
İşte tam bu noktada, dış dünyanın gürültüsü artarken iç ses daha da belirginleşiyor; sorular çoğalıyor, cevaplar ise bulunamıyor.
İşte o an, bu hisler ekranlarımızdaki manşetlerle kısmen gün yüzüne çıkıyor…
Bu manşetleri okudukça kendimizden bir şeyler bulmamızın ve bu kadar yoğun duygular hissetmemizin sebebi de aslında bu: Çünkü biz de bir zamanlar ya maktuldük ya da görünmez tanıklardık.
Bediha Sude Yılmaz