19 May Buse Ertap
PAS ve TOPRAK

“Oysa ne demeli o zalim vicdana?”
Edgar Allan Poe
Bana deseler ki bu bedende bu hayatı tekrar yaşayacak olsan, nereden başlamak isterdin diye, derdim ki: 11 Aralık 1968’de Ünaldı’nın o küsvet fabrikasının bir köşesinde, ellerimi, gözlerimi, vicdanımı, zihnimi kire bulamadan hemen önceki masumiyetimin son karesinden başlamak isterdim. Resme aldanmayın; görünen kirler masumdur, görünmeyenler ise acımasız ve zalimdir. Ben bile göremedim onları, ta ki kara toprak her bir tarafımı sarıp sarmalayıncaya kadar.
Artık bu kirler üzerime yük değil; toprak hepsini zihnimden aldı ve yuttu. Yük olan, ölü toprağımın üstündeki bedenlerin çığlıkları. Yaşarken reddettiğim bedenler bunlar; reddettiğim çığlıklar, öfkeler, günahlar… Şimdi merak ediyorsunuz siz nefes alanlar, bana ne olduğunu. Söyleyeyim: Yattığım yerde bana hiçbir şey olmuyor. Ne zalim cellatlar kollarımı bacaklarımdan ayırıp ateşlere savuruyor —kiminizin başucumda lanetlerinde duyuyorum bunları— ne de melekler kabrimde bana gül bahçeleri vadediyor. Tanrı da yok ortalarda, ölü ruhlarda. Ne yani, inandığım tüm doğrular bir hiçlikten mi ibaretmiş?
Gerçi Buse yazıyor şimdi beni. O, bana fısıldamıştı da bir şeyler; inanmamıştım. İnansam da bir şey değişir miydi ki, bilmem. Ben yine aynı ben olurdum galiba. Size gerçeği söyleyeyim mi? Burada ne cennet var ne de cehennem; var olan yalnızca kader. Keşke “ölüler konuşabilse” diyorlardı ya… konuşuyorum işte ama kimse duymuyor. Asıl cehennem burada işte; yokluğun ta içinde, hislerin boşluğun dehlizlerinde. Sevgiyle vefanın, sadakatle ihanetin arasında bıraktığım tüm çocuklarımda, kadınlarımda, torunlarımda; hayata karşı sevgisini esir aldığım tüm yaşantılarda ve artık sesimin duyulmadığı her yerde.
Yanımda bedenimi kemiren çirkin, çelimsiz kurtlardan başka kimse yok; onlar da dinlemiyorlar beni. Arada bir dans ediyoruz işte. Ha, bir de lanet yağdıran ağızların kokusunu her kokladığımda, başucumda dikili zeytin ağacının dallarıyla sarılıp duruyoruz. Onlar beni fark eden tek canlılar. Geçen çok zorladım kendimi. “Yukarı çıkayım artık, yırtayım şu ölü toprağı, böleyim karanlığı ellerimle,” dedim, olmadı. İçime bir kasvet düştü sonra. Hâlbuki ölüler bir şey hissetmez derlerdi; yalanmış. Usulca aşağı doğru indim önce. Dallar geldi yanıma sonra. “Tutun,” dediler, “sesini duyuralım senin.” Tutundum, usulca yukarı tırmandım. Toprağı yırttım, karanlığı böldüm ellerimle, dallarda yüzdüm. En son bir zeytin oldum; durdum yeşilin en güzel tonunda. Güneşi soludum, yaşamı soludum. Karımı gördüm en son. İşte o zaman içim dışım buhar oldu, kayıp geçti tenimden. Dedim dallara: “Yaşayamam ben böyle; denizin ortasında bir başıma kalırım, korkarım.” Dediler: “Sen zaten ölüsün, ölüler korkmaz.” Yalandı. Dedim ya işte, ben tekrar yaşamak isteseydim zeytin olmak istemezdim. Sahiden de yaşamıyor muyum ki ben? Belki de bu satırlarda soluyorumdur yaşamın ta kendisini ama işte, nefes almakla yaşamak aynı şey değilmiş meğer. Biz orada, o fabrikanın içinde nefes alıyorduk sadece. Yaşamak dediğin şey bizim için gıcırtılı demir pervanelerin arasına karışıp çoktan eriyip gitmişti. Ürettiklerimiz… Derler ya hani, “emeğin ürünü kutsaldır” diye; bizimkisi kutsal falan değildi. Biz kol üretiyorduk, bacak üretiyorduk ama etten kemikten değil; demirden, yağdan, paslı vidalardan, belki biraz da irinden, kandan. Sabahı akşama, akşamı sabaha işte böyle çeviriyorduk. İlk Sezai abi bozdu o monotonluğu. Sonra Ali… En son ben. Cebimdeki o bir çift anahtar zincirini şıngırdattığım an, gözlerinin içine kanlı kanlı baktığım an yaptık bunu. Öyle büyük bir başkaldırı değildi bu; ne makineler durdu ne ustabaşı dönüp baktı ama biz duyduk, üçümüz duyduk.
Şimdi soruyorum kendime: Yaşamak dediğin şey neydi? Belki de hiçbir zaman tam olmadı bu iş; ne orada ne burada… Ama şunu biliyorum: İnsan en çok hatırladığında diriliyor ve ben hâlâ o fabrikanın bir köşesinde, dirseklerim tenekeye dayalı, Sezai abinin sesini bekliyorum:
“… hadi toparlanın, gidiyoruz…”
Buse Ertap