19 May Hatice Gizem Özkan
Umudun Mahkemesi

Adliyeye yine her zamanki gibi duruşmadan yarım saat önce geldim. Saatinde gelip doğrudan salona girmeyi hiçbir zaman sevemedim. Biraz erken gelir, koridorlarda dolaşır, duvarlara sinmiş telaşı ve umudu içime çeker, dosyaları son kez gözden geçirirdim. Adliyelerin kendine has bir kokusu vardır; eski kâğıtlar, soğuk mermer ve bekleyiş kokusu. İnsan, burada yalnızca davaların değil; hayatların da tartıldığını hisseder.
Bugün 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşmam vardı. Dosya, önüme bir annenin feryadıyla gelmişti. Canından bir parça, pamuklara sararak büyüttüğü biricik kızı, bir cani tarafından taciz edilmiş ve ardından öldürülmüştü. O günden sonra Meryem Hanım’ın dünyasında mevsimler durmuştu. Bazı acılar insanı ağlatmaz, insanı susturur; onunki de öyleydi. Her sabah kızının kokusunu değil, toprağın sessizliğini duyarak uyanıyordu. Buna rağmen katilin birkaç yıl yatıp dışarı çıkma ihtimali vardı. İşte kabul edemediği şey buydu.
Meryem Hanım’ın içine çekerek ağladığı anlar hâlâ kulaklarımdaydı. Bana bakarken gözlerinde tek bir soru olurdu: “Kızımın başına gelenin hesabı sorulacak mı?” O bakışlar, yorulduğum her gün beni yeniden ayağa kaldırmıştı. Ona söz vermiştim; deliller nereye kadar götürüyorsa oraya kadar gidecek, hukukun elinden gelen ne varsa yapacaktım. Bugün onun beklediği gündü. Dosyayı son kez kapattım, savunmam zihnimde artık kusursuz bir sıraya dizilmişti.
Duruşmaya beş dakika kalmıştı. Yerimden kalktım, cübbemi giydim. Omuzlarıma yalnızca siyah kumaş değil, bir annenin umudu da yerleşti. Adımlarım mermer zeminde yankılanarak salona doğru ilerledi.
Koridorda bekleyen insanlara gözüm takıldı.
Bir adli psikolog, eğilmiş ve anladığım kadarıyla birazdan tanıklık yapacak çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu. Sakin olmasını, her şeyi olduğu gibi anlatması gerektiğini ve sonrasında buradaki işinin biteceğini söylüyordu. Çocuk ise sesi titreyerek ‘‘Beni korumaya çalışırken ölen arkadaşımdı ama onu öldüren de arkadaşımdı. Benim dediklerim yüzünden hapse girerse ben ne yaparım?” diyordu.
Bunu duyunca tüylerim diken diken olmuştu.
Bir adam yere çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı. Yanından geçerken başını kaldırdı, göz göze geldik. O bakışta tükenmişlik vardı, sanki dünyadaki bütün kapıları çalmış son olarak adliyeye gelmişti. Bana hiçbir şey söylemedi ama gözleri konuşuyordu: “Burada da çare bulamazsam gidecek yerim kalmayacak.”
Ayağı alçıda ve koltuk değneğiyle zar zor ayakta durmaya çalışan bir genç kız, avukatını soru yağmuruna tutuyordu. Anlaşılan o ki sabrı tükenmişti. ‘‘ Bana çarptığı apaçık ortada olan birinin cezalandırılması bu kadar mı zor? Bu halimle kaç defa daha geleceğim ben buraya?’’
Keşke o an ona, adliye kapısından girince çıkmanın çok da kolay olmadığını söyleyebilseydim.
Biraz ileride küçük bir kız çocuğu babasının elini sımsıkı tutuyordu. Babası bir avukatla hararetle konuşuyor, sesi koridorda yankılanıyordu. Çocuk ise ürkek gözlerle etrafına bakıyordu. O yaşta bir çocuğun oyun parklarında koşması gerekirken adliye koridorlarında korkuyu öğrenmesi içimi burktu. Babası her bağırdığında kızın eli biraz daha sıkılıyordu.
O an bir kez daha düşündüm: İnsanlar buraya yalnızca dava dosyalarıyla gelmiyordu. Kırılmış hayatlarını, tükenmiş sabırlarını, son umutlarını da yanlarında getiriyorlardı. Eğer adalet gecikirse sadece karar gecikmezdi; insanların devlete, hukuka ve birbirine olan inancı da eksilirdi.
Salon kapısına vardım, derin bir sessizlik vardı. Kapıyı açtım, içeri girdim ve müvekkilim Meryem Hanım’ın yanına geçtim. Ellerini titreyerek dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Beni görünce başını kaldırdı, gözlerinde ne öfke vardı ne de intikam. Yalnızca yorulmuş bir annenin bekleyişi…
Elini elimin üzerine koydu. Sesi neredeyse fısıltıydı:
“Ben artık sadece adalet yerini bulsun istiyorum.”
O an anladım. Bazı insanlar mahkemelere dava getirmezdi. Son umutlarını getirirdi.
Hatice Gizem ÖZKAN