15 Nis Dilek Özbağ
Mektup

“Yasemin;
Canım, can yoldaşım. Bugün bu mektubu sana yazdığımı düşününce her şey anlamını yitiriyor. Sanki şu hayatta iki tane yaşam hakkım varmış ve ilkini olduramadığım için ikinci şansımı kullanıyor gibiyim… 45 yaşında sanki ilk defa kalbimin içini görüyorum.
Günlerdir ne kadar zıt duygu varsa hepsi bir arada, hepsi en alevli haliyle cümle olup dudaklarımdan tek tek dökülmeyi bekliyor. Yazınca bir tarafım uysallaşacak, diğer tarafım tarifsiz bir acıya direnmeye çalışacak, biliyorum.
Tam on iki yıldır büyüttük birbirimizi ama dönüp baktığımda eksiltmişiz de…
Seni ilk gördüğüm anı hiç unutamıyorum. Dalgalı, buğday sarısı saçların beline kadardı… Hafif kemerli burnun, incecik bileklerin, masum tebessümün, sol yanağındaki gamzen… Kaf Dağı’nın ardından gelmiş gibiydin.
Sarı saçlarına beyazlar karıştı, upuzun saçlar kısaldı, masum gülüşünün yerini asık bir surat aldı. Uzun zamandır hayatı paylaşıyor gibi değil de daha çok birbirimize tahammül eder gibi yaşar olduk.
Galiba zamanla eksildik.
Bir şeyler eksilmese boşluk olur mu? Boşluk olmazsa nasıl sızar araya bir başkası?
Sen benim hayatımın en büyük parçası, gelecek günlerdeki en büyük hasretimsin belki de.
Ben senden değil, aslında evliliğimizden gidiyorum. İçimde yeniden yeşeren heyecanı senin yanında yaşamak sana en büyük haksızlık değil mi? ‘İnanç da sevgi de aklın yolunu izlemez.’ (H. Hesse) Beni anlayacağını umuyorum ve ne zaman istersen yanında olacağımı tekrar tekrar söylemek istiyorum.”
Yasemin komodinin üzerinde içinde düğün fotoğrafları bulunan altın rengi çerçeveye yaslanmış mektubu aldı, yatağın kenarından ayaklarını sarkıtarak okumaya başladı. Defalarca okudu. Açık pencereden tül içeri dışarı savrulurken toprak kokusu odayı sardı, şimşek sesleri daha da şiddetlendi. Yasemin kahkahalarla gülüp komodinin içinden çıkan güvercinleri tek tek yakalayıp sihirbaz şapkası gibi kocaman siyah bir şapkanın içine koydu. Dolabın aynasından hayalet gibi süzülerek gitti.
Yasemin çakan şimşeklerin sesinden mi Ahmet’in inlemelerinden mi bilinmez, ağlayarak uyandı. Rüya olduğunu bildiği halde komodinin üzerine, çekmecenin içine iyice baktı.
Mektup göremeyince derin bir oh çekti, Ahmet’in alnından usulca öpüp salona geçti. Işığı açıp konsolun yanına yürüdü, sırrı dökülen aynanın karşına geçti.
Aynı mektuptaki gibi kısa kalmış saçlarına baktı.
Dilek Özbağ