12 Nis İnci Ürkmez
Semih

Ortalık sessizdi, kapının arasından odasına ışık sızıyordu. O anda duvarda beliren silik bir gölge koridora süzüldü ve Semih; babasının eve geldiğini hissedince hayat meselesi yaptığı üniversite sınavıyla dolu zihni, hoyratça hakaret eden babasına duyduğu öfkeyle dolup taştı.
Yarın gireceği sınavı kazanacağından emin bir hâlde başını çiçek desenli yastığına koydu. Yanı başındaki beyaz ışıklı lambanın düğmesini kapattı. Yapayalnız odasında, uykudan önce kendi hayallerine dalmak istedi. Kaç yıldır kendince çalışıp çabalamıştı. Onu bu hayatta neler bekliyordu? Yarın onun için çok önemli bir gündü.
Sessizce büzüldü yatağında. Tam uykuya dalacakken geveleyen bir ağızdan çıkan alışık olduğu ses, yastığa dayalı olmayan kulağına ulaştı.
“Semiiiih, Semiiih laaan… Kalk lan. Öldün mü yoksa it? Kalk bak, yoksaaa…”
Her zaman yanında hissettiği yumuşak ses öylesine fısıltılıydı ki ne dediğini tam duyamadı.
“Kalkacak dedim o kadar. Ne yapalım, yarın pazarsa…”
Semih, gideceği yeri tahmin etmişti etmesine de, “Bari bu gece yapma be adam.” deyip suçlu gibi pamuktan pikesini başından aşağı çekti ve uyuyor numarası yaptı. Nefesini hızlı alıp vermesi duyulacak diye ödü kopuyordu. Çok geçmeden kilidi kırık, kolsuz kapısının itildiğini duydu.
Annesinin ürkekçe yalvaran “Oğlum kalk, baban seni istiyor.” Sözü, onun el kadar yüreğini sıkıştırdı. Susmak her zaman yaptığı şeydi ancak bu sefer etkisi yüksek olsa da, cılız bir sesle:
“Nefret ediyorum ondan. Pis alkolik zampara diyerek odasındaki diğer sese doğruldu. Saat 22.30’u gösteriyordu.
Bir yumruk atmak geldi içinden duvara. Islanan gözlerini yumup araladığında annesinin elindeki kapaklı tencereyi fark etti.
“Bu ne ya? Yeni icat mı bu?”
Endişeli tavrı ve titreyen sesiyle annesi:
“Muhtar efendi bunun içine koysun oğlum. Konu komşu da görmez hem…”
“Ne görmesi ya, ne görmesi? Sanki bu evde neler olup bittiğini kimse bilmiyor, duymuyor değil mi?”
“Bak anne, sana da çok kızıyorum artık!” diye bağıran Semih, çizgili pijamasının üstüne hiçbir şey giymeden tencereyi annesinin elinden kaptığı gibi lastik terliklerini ayaklarına geçirerek ok gibi dışarı fırladı. Parmak uçlarına basarak saçak altlarından yürüdü yine de, o kimse görmesin diye. Hafiften başlayan haziran yağmuru yüzünden savrulup göğsüne sızıyordu.
Her adım atışında toprakla birleşen su, çamur olup ayak parmaklarının arasında ses çıkararak kayboluyordu. O da kaybolmak, yok olmak istedi o an fakat eli, muhtar efendinin hem evi hem bakkalı olan yerin kapı zilindeydi.
Menteşesi paslı kapı gıcırdayarak açıldı bir süre sonra. Adam şaşkın bir ifadeyle:
“Hayırdır evladım? Elinde tencereyle böyle, bu saatte? Girsene içeri.”
Semih, başı yerde, tencerenin kapağını açtı:
“Bunun içine koyacakmışsın.”
“Zıkkımın kökünü içsin hergele. Şarap falan yok bu saatte.”
Vurulmuş da son sözlerini mırıldanan biri gibi:
“Muhtar amca, hadi koy şu zıkkımı da gideyim. Yoksa biliyorsun… Annem, kardeşlerim…”
“Allah, Münevver Hanım’a ne sabır vermiş…” dedi muhtar efendi.
Semih, tencere dolusu balçık taşıyor gibi döndü bahçe kapısı açık evine. Avludan geçti. İçeride masa başında sızmış babasının kollarını boynuna dolamış anacığı; onu taşımak için gayret ediyor, ağzından zehir gibi sözlerle çıkmış kusmuklara basmamak için sakınıyordu.
“Hah, geldin mi oğlum? Sızdı bu. Yardım et bana. Ocağın üstüne su koymuştum, şunun üstünü başını sileyim diye. Önce ocağın altını, sonra da kızların kapısını kapa; bari onlar uyanmasınlar.” demesiyle irkildi Semih.
Su dolu tencereyi kaldırıp ıslanmış şarap çanağını sürdü onun yerine. Süzülen suyun ısıyla buluştuğundaki ses gibi, işittikleri cızırdadı kulağında.
“Ne yapalım oğlum… Alınyazımız böyle olmasaydı keşke. Sonra senin üstünü başını da kurutalım. Aman ha, hasta falan olmayasın bak.”
Bu duygusal sözler bomboş geliyordu Semih’e. Sebep olunan öfkesiyle barışmasına yetmiyor, hatta daha güçlü bir öfkeye dönüşüyordu böyle anlarda.
O hırsla babasının alkole teslim olmuş ceset gibi bedenini tombul elleriyle kavradı, yatağın üstüne atar gibi bırakıp üstünü başını silkeledi.
Ağzından haykırarak çıkabilecek bütün kötü sözleri kız kardeşleri uğruna içine gömüp odasına gitti.
Yatağına yabancı gibi sığındı bu sefer. Yaşadıklarını, işittiklerini yeniden yutup kalbini ısıtmak istiyor fakat beceremiyordu.
Anasının vicdanına özgürlüğünü teslim etmeyeceği bir yaşam için söz verdi kendine ve kalbini yerinden çıkarıp tek sayfalık bir mektup yazdı. Uyku tutmayan bedeni, gün ağarınca bir daha geri dönmeme kararıyla evden ayrıldı.
O pazar günü hayatının bir başka sınavına daha hırsla girmişti. Hatırlamaya, öfkelenmeye, acımaya yönelik hiçbir şey hissetmeden kendini nasıl kurtarabileceğini planladı. Bir işe girip çalışmaya başladı. Rutubet kokulu bir pansiyon odasında kaldığı her gece yalnızlık ve özgürlük aklını karıştırırken, istediği üniversiteyi burslu kazandığı haberini aldı.
Sevinçten içi içine sığmadı. Müjdeli haberi annesine verdi. Hevesli bir sesle olmasa da annesi onu tebrik etti.
Eğitim ve meslek hayatında hep başarılı oldu Semih. Ailesine uzaktan desteği sürüp gitti. Ta ki bir gün babasının içki komasına girdiği haberini alana kadar, ailesiyle hiç bir araya gelmedi.
O gün, üstüne düşen son görevleri yerine getirip yıllar öncesinden derisi yüzülmüş ve yalnız kalmış hâliyle ailesinden ve çocukluğunun geçtiği mahalleden bu kez gözü arkada kalmadan ayrıldı.
İnci Ürkmez