Mahinur Çenetoğlu
Vedanın Böylesi

 

 

 

Çocukluğumun geçtiği odaya girdiğimde radyoda Zeki Müren’in sesini duyuyordum. “Gözünüz yolda, kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim.” diyordu.

Tam odanın ortasında durdum, tozlu konsolun üzerinde duran albüme kaydı gözlerim.  Albüm de tozluydu, üfleyerek tozu uçurdum ve kapağını araladım.

İlk fotoğrafta annem, babam, abim ve ben varız. Kendi yüzümü karalamışım. Yüzümün yerinde siyah kurşun kalem izleri var. Annemin bakışları ayak ucunda, babamın bakışlarıysa köşedeki tozlu plastik çiçeklerde sabitlenmiş duruyor. Bu fotoğrafta sırıtan tek kişi abim.

Anahtarımı hiçbir yerlere bırakamadan avucumda sıkıyorum. Perde,  açık duran camdan uçuşuyor.  Rüzgâr perdenin kopmuş ipliğini oynatıyor. Eşiğin kenarındaki üstü çatlak tabureye tedirginlikle oturuyorum. Dizlerim küçük, parmaklarım incecik, ayaklarımsa inadına büyük. Bu ben miyim?

Evin içinde gölgeler dans ediyor, sessizliğin içinde derinden gelen müzik sesi kafamı karıştırıyor. Elimi uzatıp radyonun düğmesini çevirip kapatıyorum, arkadan gelen müzik sesi de kesiliyor.  Tekrar açtığımda yine Zeki Müren söylüyor: “Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.” Ağzımda pas tadı var, çocuğum ben, pas tadını nereden biliyorum? Tatlı tadı arıyorum. Yok mu?

Israrla bekliyorum, sanki odanın tozlu havası bana bir şeyler söyleyecek. Yılların getirdiği ya da götürdüğü bir şeyleri anımsatmak ister gibi, bir sır vermek ister gibi. Ayağa kalkıyorum, yerdeki kırmızı halıya basarak balkonun kapısını açıyorum. Karşı apartmanın balkonunda parçalanmış bir hasır koltuk, bir su bidonu, solmuş çiçekler görüyorum.

Bir zamanlar burada oturan, beni görünce içeriye kaçan amca geliyor gözümün önüne. Hep yabancıydı, hep kaygıyla bakardı balkonun yan tarafından ucu gözüken caddeye. O bakınca ben de bakardım. Bir şeyler bekler gibi dururdu. Nefesini tutar, aramızdaki mesafeyi görmeden sadece bakardı. Elimi uzatsam onu tutabilir miydim? Amca yüzünü buruşturur, aklına bir şey gelmiş gibi yavaşça arkasını döner, hızlı hızlı eve girerdi. İçim sızlar, onun gelmeyen bir yolcusunu beklediği düşüncesiyle üzülürdüm. Küçüktüm ben. İç sızlaması ne demek, üzülmek ne demek bilmezdim ki.

Babam tedirgin edici bakışlarla bana bakardı. Köşede sallanan hasır koltuğun üzerinde oturur, elindeki peçeteyi büker, gözleri üzerimde hep bana bakardı.

Apartmanın içinden gelen çocuk sesleriyle ayağa kalktım. Çocuklar bayram ziyareti için kapımıza gelmişlerdi. Şeker kutusunu aradım. Babam ceketinin cebinden bir avuç akide şekerini bana uzattı. Aceleyle avuçladım şekerleri, kilidi açmak üzere hızlıca sesin geldiği kapıya yürüdüm. Ayağımın altındaki kırmızı halı kaydı, dar köşeyi alamadan omzumu duvara çarpmıştım.

Düşmekten son anda kurtulup canımın yanmasını önemsememiş gibi durmuştum, oysa çok acımıştı. Babam başını ‘aptal’ dercesine iki yana salladı. Kapı koluna asılmamla kol elimde kaldı. Kapı kolunun koptuğunu babama çaktırmadan çocuklara elimdeki akide şekerlerini uzattım, kapışarak aldılar, arkalarından kapıyı hızlıca kapattım. Bir dünya çocuk vardı büyüklü küçüklü, içeri girip babamın elini öpmek istediler ama onları içeriye almadım.

Odadaki ışık çok azdı. “Akşam mı oldu acaba?” diye düşünerek elektrik düğmesini aradım. Düğmeye dokunduğumda aydınlanacak sandığım dünyamda hiçbir şey olmadı çünkü elektrik yoktu. Balkona doğru yürüdüm, karşı balkona bakmadan aşağıya doğru eğildim. Çocuklar bağırış çağırış dışarıya çıkmışlardı. Apartmanın kapısı kapalıydı.

Buralarda hâlâ bu şekilde bayram kutlaması yapılmasına şaşırmıştım. Çocukların ellerinde torbalarla şeker topladıkları zamanların çok eskilerde kaldığı düşüncesiyle anılarım beni yıllar öncesine götürdü. Abimle şu arka bahçede oynadığımız oyunlar geldi hatırıma.

Burnuma aşağıda akan dereden gelen bok kokusu takıldı. Tren istasyonuna yakın olan evimizin balkonundan duyduğum kara trenin düdüğü, kulaklarım çınlayana kadar çocukların bağırışlarına karışarak ötmeye devam etti.

Gözlerimden geçen hüzün bulutlarıyla bir anda öfkeyle haykırdım. Ne söylediğimi bilmiyordum. Bu isyanım hızlıca geçip giden zamana mı yoksa o yılların keyfini hiç çıkartamamış çocukluğuma mıydı? Bu böyle olmamalıydı.

Tekrar başımı eğdim, sokak kapısına baktım. Gelen giden yoktu. Çatlak tabureye oturdum, başımı ellerimin arasına alıp dua etmeye başladım. O anda duyduğum sıkıntıyla haykırıyordum. Burası çocukluğumun eviydi ama tüm anılarım birazdan kül olacak, sonra da havaya savrulacaktı.

Ayağa kalktım, eşikten geçerken tekrar arkama dönüp baktım. Abimle beraber kırmızı halının üzerinde arabalarımızı yarıştırıyorduk. Abim yine beni dövüyordu, babam sallanan koltuğunda elinde gazetesini okuyordu. Birazdan başı önüne düşer, hafif tıslayarak şekerleme yapardı. Annem mutfakta çıt bile çıkarmadan bir şeylerle oyalanırdı.

Koridoru parmak uçlarıma basarak geçtim. Şu köşedeki küçük oda çocukluğumun odasıydı. Duvarda geyikli bir halı vardı, ben divanda oturuyordum. Elimde Doğan Kardeş dergisi vardı. Yine yalnızdım. Kara bir sinek konmuştu duvara, bakıştık. Tam avcumu üzerine kapatacağım sırada kaçtı.

Annem bir türlü mutfaktan çıkmıyor, tabaklarını duvardaki rafa sıralamaya çalışıyor. Küçük tabağı sığdıramamış. Sonunda hepsini kırıyor, bir tek sığdıramadığı küçük tabak kalıyor. Onu gururlu ama boş bakışlarla rafa yerleştiriyor. Gözlerinde yaş mı var?

Antreye çıkıyor, aynada elini yüzünü düzeltip gözlerini siliyor. Bakışları babamın üzerinde bir süre takılıp kalıyor, babam hâlâ uyukluyor. Annem koridora yürüyor, siyah ayakkabılarını giyiyor. Zaten başka ayakkabısı yok. Kapıyı açıyor, eşikten adımını atarken arkasını dönecek gibi oluyor. Heyecanlanıyorum, bana bakacak sanıyorum ama dönmüyor da bakmıyor da. “Vedanın da böylesi.” diyorum elimdeki dergiye tekrar başımı eğerken.

Çocukluğumun evi, taşkınlıklarımın ve inatlarımın tavan yaptığı ergenliğimin şahidiydi. Sevgimi sonsuz kere verdiğim, kıskançlıklarımla abimi öldürme noktasına geldiğim evim. Annemin babama inat sadece sustuğu ve kabuğuna çekildiği, o sustuğu için babamın çıldırdığı, bizim bir zamanlar bunları hiç sallamadığımız yıllardı.

Odamıza kapanıp radyoda dans edeceğimiz müzikler aradığımız, sesi sonuna kadar açıp sorunları hiç duymadığımız ve duymak istemediğimiz zamanlar. Şimdi hepsinin gölgesi bir olmuş bana saldırıyorlar. Annem “Neden?” diyor. “Neden sesimi duymadınız?” diyor ama biz küçüktük ya…

Karşı balkondaki amca balkona çıkıyor. Aşağıda bir kalabalık var, herkes oraya koşturmuş. Yerde sadece bir iz var. Rüzgâr şiddetli esiyor, kapı üzerime kapanıyor. Anahtar içerde kaldı, camlar çok kirli, artık içeriyi göremiyorum.

 

Mahinur Çenetoğlu