03 Mar Özden Arslan
Duvardaki Bahar

Sonbahar en güzel renklerini yaprak yaprak döküyordu. Düşen her yaprak, serinleyen rüzgârla doğanın hüzünlü şölenini anlatır gibiydi. O günlerde hayat, ev ile iş arasında alışıldık rutininde akıp gidiyordu. Ta ki aldığım o haberle her şey değişene kadar…
2011 yılının Ekim ayının sonlarında konulan meme kanseri teşhisiyle, içimdeki renkler de yavaş yavaş solmaya başlamıştı.
Kadınlığımın ve üç çocuğuma süt verdiğim anneliğimin bir parçası olan memelerim, kanser tarafından işgâl altındaydı. Kâbustan uyanacağımı sandığım gecelerin sabahında, kâbusun tam ortasına uyanıyordum.
“Neden ben? Neden şimdi? Bana ne olacak? Ölecek miyim?”
Bu sorular kafamda cevapsızca dönüp dururken kendimi bir savaşın içinde bulmuştum.
Mavinin her tonunun kullanıldığı, boydan boya pencerelerden güneşin cömertçe içeri girdiği, rahat oturma gruplarının serbestçe yerleştirildiği bu yere; peş peşe geçirdiğim ameliyatlardan sonra ilk kez gelmiştim. Kapısından içeri girip elime verilen numaraya baktığımda hissettiğim duyguların en yoğunları endişe, korku ve şaşkınlıktı. İçerisi olabildiğince aydınlıktı ama ben, hayatımda daha önce hiç karşılaşmadığım bir karanlığa adım atıyordum.
Burası Greensboro Moses Cone Kanser Merkezi’ydi.
Bekleme salonunda, benim gibi etrafa endişeli gözlerle bakan her yaş grubundan insan hatırı sayılır bir kalabalık oluşturuyordu. Hepimiz elimizdeki numaraların çağrılmasını, sıranın bize gelmesini bekliyorduk.
Kısa bir süre sonra bizi, etrafı gri plastik sandalyelerle çevrili, ortasında kocaman bir masa bulunan odaya aldılar. Her birimize ayrı ayrı dosyalar vererek, kemoterapi alacak bizlere neler olabileceğini uzun uzun anlattılar. On bir ay sürecek, düşmanım olan kendi hücrelerimle savaşım böylece başlamıştı.
“Neden ben?” sorusu çoktan önemini yitirmişti. Anlıyordum, yalnız değildim. Lily, Efia ve Mişa… Aynı cephede savaşan askerlerdik. Onlarla ilk kez bu odada tanıştım.
Lily, kırk beş yaşlarında, Kanada asıllı bir ressamdı. İnce yapılıydı; omuz hizasındaki kül sarısı saçları, beyaz teni ve sıcak bakan mavi gözleri vardı.
Efia ise parlak çikolata tenli, yüzünü çevreleyen gür siyah saçları olan gencecik bir kadındı. Giydiği parlak renklerin ışıltısı, zeytin tanesi gibi gözlerine yansıyordu. Boynundaki altın haç kolyesini sık sık tutar, gözlerini kapatırdı. Kardeşi, annesi, eşi ve iki çocuğuyla birlikte aynı evde yaşıyordu.
Bir de Mişa vardı. İran asıllı bir Bahai’ydi. İri, kahverengi badem gözleri; o gözlerin güzelliğini artıran yay biçimindeki kaşları ve buğday teniyle etnik kökeninin bütün özelliklerini taşıyordu. O da Lily gibi tek başına yaşıyordu.
Hepimizin derdi ortaktı, uygulanacak tedaviye duyduğumuz inanç ve umut da öyle. Yoğun hastane günlerimiz başlamıştı. Kemoterapi aldığımız odada her türlü konfor düşünülmüştü. Koltuklar şeffaf plastik bölmelerle ayrılmıştı; her bölümde bir televizyon, kitabımı rahat okuyabileceğim ışıklı bir raf ve küçük bir masa vardı. Ancak orada hasta olarak bulunmanın dışında beni rahatsız eden bir şey daha vardı: Saatlerce oturduğum yerin tam karşısındaki boş, bej rengi duvar.
Bu boşluk, beni olduğu kadar Lily’yi de rahatsız etmişti. Yan bölmeden bir ses gelince önce kendi kendine konuştuğunu sandım; ama bana sesleniyordu:
“Bu duvara bir şey koymak lazım. Güzel, iç açıcı bir şey… Sen ne düşünüyorsun?”
“İyi olurdu.” dedim. Ama aklımdan, “Derdim hiç bu duvar değil şimdi.” demek geçti.
O ise çoktan oraya neler yapılabileceğini anlatmaya başlamıştı.
“Kocaman bir tablo koymak lazım. İçinde baharı taşıyan kocaman bir tablo!”
Biraz düşününce, kendi bulduğu fikir çok hoşuna gitmiş olmalıydı. Benimle hemen paylaştı:
“Evet! Bu duvarı tablo yapmak çok daha güzel olur!”
Başta, konuşmak için ortaya bir fikir attığını düşünmüştüm ama devam eden sözlerinden bunun çoktan bir projeye dönüştüğünü anladım. Ne ‘Red Devil’ dedikleri ilacın her seansının üç saat sürmesi ne de vücuduna ağır etkileri… Hiçbiri onu korkutmuyor, durdurmuyordu. Daha işin başında kendine acımayı bırakmış, yaşama nasıl güzellik katabileceğini düşünmeye başlamıştı.
Etkilenmiştim. Onun heyecanına ben de sıkı sıkı sarıldım.
Hemşirelerden gerekli izinler için isimler aldık ve çalışmalara başladık. Üç hafta sonra hastane yönetimi bizi olumlu karşıladı; dahası, yardımcı olacaklarını söylediler. Ağır ilaç kokularının yayıldığı bu odada şimdi herkesi saran tatlı bir heyecan vardı. Herkes görmek istediği rengi, çiçeği, kuşu, kelebeği konuşuyordu. Böylece damarlarımıza yalnızca ilaç değil, renk renk umut da giriyordu.
O günlere dair hatırladığım şeylerden biri de kiliseden düzenli aralıklarla gelen rahiplerdi. Son derece sevecen bir ses tonuyla hepimize tek tek sorarlardı:
“Tanrı’nın yardımı için dua etmek ister misiniz?”
Bana da sordular. Cevabımı beğendiklerini hiç zannetmiyorum.
“Ben zaten dua ediyorum, teşekkürler.” dediğimde bakışlarının sevecenlikten acımaya nasıl dönüştüğünü görüyordum.
Daha sonra, sürekli şakalaştığım, çok iyi anlaştığım ve gerçekten sevdiğim hemşirelerden biri; Müslüman olduğum için çok üzüldüğünü söyledi.
“Eğer İsa’yı kabul edersen çok çabuk iyileşeceksin.” dedi.
Ben kabul etmeyince eski samimiyetimiz sekteye uğradı.
Bu teklifin Lily, Mişa ve bana yapılmasına şaşırmıyordum. Ama Efia’ya da defalarca yapıldığını görünce bir gün dayanamayarak sordum:
“Sen zaten Hristiyansın, sana neden soruyorlar, Efia?”
Hiç alçaltamadığı sesi ve çok hoşuma giden aksanıyla cevap verdi:
“Ben onların mezhebinden değilim. Onu değiştirmemi istiyorlar.”
İçimden, “Tüh, İsa sana yardım etmeyecek mi şimdi?” demek geçti; ama sustum. Mişa ise susmadı.
Mişa’nın en sevdiğim yanı; asla kaş çatmayan o sevecen yüzü ve her kemoterapi seansına getirdiği, ağızda dağılan hurmalı kurabiyeleriydi. En az kurabiyeleri kadar tatlı bir sesle konuştu:
“Bizim dinimiz öyle değil işte. İstediğin dine inanabilir ve ibadet edebilirsin çünkü Bahai manifestosu hepsini ve daha fazlasını içine alır. Bizim inancımız birleştiricidir.”
Kendi inancını tanıtıyor, hatta tıpkı misyonerler gibi kabul ettirmeye çalışıyordu.
Genel bir bakış açısıyla benim inancım, Mişa ve Efia’nın inançlarına daha yakın görünüyordu. Oysa ben kendimi Lily’ye daha yakın hissediyordum. Yaşadığım bu çelişkiyi ancak ilerleyen zamanlarda anlayabilecektim.
Zaman; kimine göre çok hızlı, kimine göre çok yavaş ilerlerken şubat soğuğu gelmişti. Hayatımın yeni rutini, haftanın dört günü hastaneye gitmekten ibaretti. Değişen yalnızca rutinim değildi; saçlarım, kaşlarım ve kirpiklerim yoktu. Aynalar artık dostça bakmıyordu.
Sonunda, güzelleştirmeye çalıştığımız o boş duvar boyamaya hazırdı. Lily’nin gönüllü ressam dostları gelmiş, ölçüleri almış, duvarı temizleyip astar çekmişlerdi. Tasarladığımız resmin ana hatlarını numaralandırarak duvara yerleştirmişlerdi. Diğer bölümlerdeki hastalardan bazıları, hemşireler ve hatta doktorlar bile bir fırça darbesiyle renk katmaya gönüllü oluyordu. Lily ve ben, zamanımızın büyük bölümünü bu duvara ayırıyorduk.
Öyle günlerin birinde, yanımızdan geçen bir rahibin “God bless your heart” dediğini duydum. Şakayla karışık Lily’ye sordum:
“Bizden iyice ümidi kestiler. Ne sana ne de bana ‘dua edelim’ diye sormuyorlar artık.”
Bana döndü. Hafifçe gülümsedi. Elindeki fırçayı suyun içinde sallayarak, hem soran hem de açıklayan bir ifadeyle konuştu:
“Bak buradaki insanlara… Ne görüyorsun? Kim bunlar?”
Şaşkınlığımı görünce devam etti:
“Genci yaşlısı, siyahı beyazı, zengini fakiri, Kanadalısı, Ganalısı, Amerikalısı, Türkü, İranlısı… Sence kanser bir seçim yaptı mı? Hayır. Hepimizi öldürmeye çalıştı. Aldığımız ilaçlar dilimize, dinimize, ülkemize göre mi ayrılıyor? Hayır. İşte bu yüzden benim için tek üstünlük, insan olmak.”
Ve biz, elimizde fırçalarımızla; dışarıda solmuş bütün renklere, karanlığa ve soğuğa inat, o renksiz duvara masmavi bir gökyüzü taşıdık. Mor çiçekler açan erguvanlar, sarı, beyaz, kırmızı kır çiçekleri, dans eden kuşlar ve kelebeklerle hiç solmayacak sıcacık bir bahar boyadık.
Özden Arslan