Ekin Su Bal
Geçmişin Gölgesi

 

Gecenin bıraktığı o ıstıraplı, yorucu etkiyi sabah fazlasıyla hissetmişti. Birçok yoğun günü olmuştu terapi odasında. Şifa bekleyen sayısız hastayla geçiyordu günleri; ancak dünkü terapi seansı, sonu olmayan bir ırmak gibi olanca azametiyle üstüne üstüne gelmişti Shela’nın. “Acaba doğru mesleği seçtiğimden emin miyim?” diye kendi kendine sormadan edemediği günler olmuştu elbet. Emindi doğru mesleği seçtiğinden, şüphesiz; zira ömrü insanlara yardım etmekle geçmiş ve kendini insanların ruhunu dindirmeye adamıştı.

Bugün de o dindirme işlemlerinden birinin sabahıydı. Karnını kendi yaptığı tost ve bir bardak portakal suyuyla güzelce doyurmuştu. Buna ihtiyacı olacaktı, hem de fazlasıyla. Hiç vakit kaybetmeden kabanını ve beresini aldı, kapıyı sıkıca kilitleyerek kliniğin yoluna koyuldu.

Bugün güneş bütün masumiyetiyle ışığını saçıyordu yeryüzüne, insanlara ve yaşayan tüm canlılara. Poğaça ve kahve kokusu tüm caddeyi sarmış, insanlar kokunun cazibesine kapılıp geldiği yere doğru akın ediyorlardı. Bunca şeyi gözlemlemekten çoktan kliniğe gelmiş olduğunu fark eden Shela, “Anlaşılan bu koku beni, bu insanları götürdüğü yerden ziyade kliniğime götürmüş çoktan,” diyerek tebessümle kliniğin koridorlarında odasına doğru hızlandırdı adımlarını.

“Günaydın doktor Shela,” dediğini duydu bir sesin.

Bu, yirmi beş yaşında, uzun, ince ve solgun yüzüyle tüm gücünü kullanırcasına Shela’ya gülümseyen John’du. Sanki gülümsemek bir hayli güç sarf ettiren bir şeymiş gibi donuk ama bir o kadar da ışıltılı bakışlarla Shela’ya bakıyordu.

John’a on altı yaşındayken şizofreni tanısı konulmuştu. Babasından geçen bu illet, John’u yirmi bir yaşında da yalnız bırakmamıştı. İlk başlarda hafif düzeyde seyreden hastalık gittikçe ağırlaşmaya başlamıştı. John’u çağıran birtakım sesler, onu suçlamaya ve giderek tehlikeli komutlar vermeye başlamıştı. Birtakım insanlar vardı onu gözleyen, takip eden, yargılayan, suçlayan; onun görebildiği ancak kimsenin göremediği.

İlk başlarda görmezden gelmeye çalışıyordu tüm bu yüzleri ve sesleri. Ancak zamanla dayanamayarak davranışlarında da bunu göstermeye başlamıştı ve çevresindeki insanlar ondan uzaklaşmaya başlamıştı. Bu durum hastalığını tetiklemiş, ona stres ve anksiyete yüklemişti. Kendisini sevdiği herkesten izole etmişti, hatta kendisinden bile. Öyle ki sesler zamanla daha da şiddetlenmiş, koro hâlinde olanca kuvvetleriyle tüm bunların onun suçu olduğunu söyleyip bu dünyada yeri olmadığını fısıldamıştı. Eğer kendisi bu dünyada olmasaymış tüm bunların hiçbiri olmayacakmış ve insanlar daha mutlu olacakmış; sevdiği insanlar da onun yüzünden acı çekmeyecekmiş.

En sonunda da bu seslere boyun eğip intihara kalkışmıştı John. O vakit durumunun ne kadar ağırlaştığı görülmüştü. Bunun üzerine uzun yıllardır bir hastanede tedavi altındaydı. Hastanede bir nebze de olsa durumu iyileşmişti ancak tekrar kötüleşip ataklar geçirdiğinden sık sık onu ziyarete geliyorlardı.

Bu ataklar, psikiyatr Shela’nın gelmesiyle John’dan elini eteğini çekmeye başlamıştı. Artık bir koro hâlinde yükselen sesler eski gücünü kaybetmişti. Eskisi gibi sık ziyaret etmez olmuştu bu sesler ve tanımadığı o insanlar. Elbette hâlâ varlıklarını hissettiriyorlardı John’a ancak eskisi gibi kolay kolay baş eğmiyordu bunlara. Son üç yılda durumu, Shela ve John’un azmi sayesinde orta dereceye kadar gerilemişti.

Bugün de randevusu vardı klinikte. Tereddütlü ama bir o kadar da ışıltılı bakışlarla bakan John, diktatöre karşı zafer kazanmış onurlu bir asker edasıyla tebessüm ediyordu Shela’ya. Shela ise yüzünde ince, hafif ama samimi bir gülümsemeyle odasına buyur etti John’u. Bugünün ilk seansı başlamıştı.

Bir saat süren bu seanstan sonra sekreter başka bir hastayı duyurdu Shela’ya ve “gelsin” anlamında başını sallayarak bir sonraki hastasını beklemeye koyuldu.

Kapı iki kere tıklatıldı ve utangaç, sessiz adımlarla bir kız Shela’nın odasına geldi. Shela, oturmasını söyleyen bir el hareketiyle sandalyeyi gösterdi. Kız işaret ettiği yere çekingen bir edayla oturdu. Shela, kıza yakından bakınca onu tanıyormuş hissine kapıldı. Uzun siyah saçlarıyla, elleri birbirine kenetlenmiş bir şekilde sessizce oturuyordu. Gözleri, sanki Shela’nın gözleriyle buluşmaktan kaçınırcasına yere bakıyordu. On sekiz yaşlarında ya var ya yoktu.

Uzayan sessizlikten huzursuz olan Shela, sıcak bir gülümseme takınıp, “İsminizi öğrenebilir miyim?” diyerek bu sessizliği bozan ilk kişi oldu.

Birkaç dakika süren sessizlikten sonra kız ona dönüp, “Beni gerçekten de hatırlamıyor musun?” diye meydan okurcasına gözlerinin içine baktı Shela’nın.

Tüylerinin garip bir ürpertiyle derisinde kalktığını hisseden Shela, boğazını temizleyip, “Ne demek istediğinizi anlamadım,” diyerek meydan okuyan bakışların yumuşamasını umdu.

Kız, kibirli bir şekilde Shela’ya sırıtarak, “Hayal ettiğin yaşam gerçekten bu muydu Shela? Ya da hayal ettiğimiz mi demeliydim?” dedi.

Shela iyiden iyiye rahatsız olmaya başlamıştı artık.

“Ne demeye çalıştığınızı ya da ne yapmak istediğinizi gerçekten anlayamıyorum. Sizi hatırlamadığıma da eminim. Lütfen ne şikâyetiniz varsa söyleyin ve bırakın da ruhunuzun ilacını bulmaya çalışayım.”

Ancak kız dinlemiyordu ve belli ki dinlemeye de niyeti yoktu.

“İşte senin sorunun da bu. Çocukluktan beri böyleydin. Hep başkalarına yardım ettin, yaralarını iyileştirmeye çalıştın ama hiç kendi yaralarını görebildin mi? Bir kez olsun başkalarını unutup bizleri dinleyebildin mi? Şu hâline bak! Başkalarına tanı koyabiliyorsun ancak kendi yaralarını bile göremeyecek kadar körsün. Bu körlük öylesine ciddi bir boyuta ulaşmış ki sana beni unutturmuş. Gözlerime bak Shela. Çok dikkatli bak. Kim olduğumu gayet iyi göreceksin.”

Korkudan dili tutulmuş, koltuğuna yapışmış bir hâlde oturan Shela, tam güvenliği çağıracakken bu koyu kahve gözlerin çekimine dayanamayıp bakmaktan kendini alamadı.

Bir an o gözlerin kime ait olduğunu gördü.

Birkaç kez gözlerini kırptı. Bunun bir rüya olmasını diliyordu… ama bu onlardı.

Gözlerini kızın saçına, dudaklarına, burnuna, tenine, yüzüne; her şeyine bir bir gezdirdi. Bu oydu. Bu, bir zamanlar uzun simsiyah saçları ve canlı koyu kahve gözleriyle etrafa enerji saçan Shela’nın kendisiydi.

Bu Shela’ydı.

Bir an kalbi yerinden çıkacakmış gibi hissetti. Karnında ani bir sancı duydu. Bu, kabuk bağladığını sandığı ancak yıllarca bu kabuktan gizlice sızan kanın sancısıydı.

Hatırlayamamıştı.

Görememişti; çünkü saklamıştı onu ruhunun en derin kuytu köşelerine.

Ekin Su Bal

 

Tags: