Nur Kramer
Yollardan Mektuplar- Başlangıç

 

 

 

 

Merhaba,

Bu mektup sana.

Ben bu yazıları yürürken yazıyorum; bir masada değil, yolda.

Çoğu zaman bir yokuşta, nefesimle cümlelerim birbirine karışırken…

Benim için yazmak; durduğum yerden değil, yürürken eksilen şeylerden doğuyor. Her adımda bedenimden, zihnimden biraz fazlalık düşüyor; geriye kalan ise cümleye dönüşüyor.

Uzun doğa yürüyüşleri yaparken fark ettim: yürümenin ve yazmanın birbirine bağlı olduğunu, yürürken ilham bulduğumu. Bunu fark ettiğimden beri de yazmak için yürüyorum. Hareketten, bir dürtüden doğuyor düşüncelerim. Tıpkı Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi kitabında anlattığı gibi: “Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek…”

Bu köşe, bir gezide ya da seyahatte görülenleri değil; daha çok hissedilenleri taşımak için var. Gördüklerimden çok, içimde açılan yolları ve bende kalan izleri anlatmak için.

Her yürüyüşçünün bir ritüeli vardır. Benimki, her yürüyüşümün başında selam verdiğim bir ağaç. O ağaç, yolun kenarında duran sıradan bir gövde değil; zamanın hafızasını taşıyan, kabukları derin yarıklarla çatlamış sessiz bir bilge.

Benim mevsimlerim zihnimde değişiyor; bazen kış kadar sert bir kederle, bazen bahar gibi taşan bir neşeyle geçiyorum yanından. O ise dışarıdaki mevsimlere teslim. Bir gün çiçeklerle donanıyor, bir gün rüzgârı göğüslüyor ama kökünde hep aynı sükûnet var. Bazen eğilip gövdesine dokunuyorum. Avucumun altındaki o sert, pürüzlü doku, zihnimdeki gürültüyü susturuyor.

Belki de bu yazılar onunla başladı. Benim için bu ritüel, aynı yere dönmek değil; aynı hâle yeniden geçmek demek.

 

 

Her yürüyüşten önce durup düşünüyorum: Bugün hangi adımlar bana eşlik edecek? Hangi gölge, hangi ışık, hangi sessizlik? Yolların kendi dili var. Onu duymaya çalışıyorum ama bazen fark ediyorum ki adımlarım yolu benden daha iyi biliyor; ben de onlara uyuyorum.

Sen de belki hissediyorsundur bunu… Bazen yol yalnız yürünür, bazen de kimse yokken bile biri varmış gibi gelir. Görünmez ama oradadır.

Yokuşları, dağları, tırmanmayı seviyorum; düzlükler bana hep fazla sabit, fazla suskun geliyor. Bazen saatlerce bir yokuşta yürürüm, yalnızca bir ağacın gölgesine varabilmek için. Aslında varmak değil bu; yürürken içimde değişen şeyi fark etmek. Sanki görünmez bir yük, bedenden değil zihinden kayar.

Yokuşta yürürken insanın bakışları ister istemez yere, kendi adımlarına düşer. Bu bir boyun eğme değil, bir odaklanma hâlidir. Başını öne eğdiğin o an; dış dünyayı değil, iç manzaranı seyretmeye başlarsın.

Yokuşun her metresi, ruhun daha derin katmanlarına inen görünmez bir basamak olur. Dışarıda yükselirken, içeride kendi kuytularına doğru inersin. Zirveye ulaşmak değil; tırmanırken o diklikte kendine rastlamaktır asıl olan.

Tam da o eğimde dışarıdan içeriye doğru ince bir geçit açılır. İnsan yokuşu çıktıkça kendi içine iner. Bazen bunu bir merdiven gibi hissederim; görünmeyen, yukarıya değil içeriye inen bir merdiven. Yazı da tam orada başlar; bedenin eğildiği yerde anlam kendini doğrular.

 

 

O eğimin tam ortasındayım şimdi:

Cümleler kısalıyor. Zihnim, kelimeleri bir kenara bırakıp sadece havaya, o hayat veren boşluğa odaklanıyor. Durmuyorum ama hızım, kalbimin atışına boyun eğiyor. Kelimeler artık akmıyor; damla damla, kesik kesik düşüyor önüme.

Adım.

Nefes.

Ter.

Bir adım daha.

Kelime.

Yokuş dikleştikçe anlatacaklarım sadeleşiyor. Yükseklik, süslü cümleleri kaldırmıyor. Sadece en çıplak olan kalıyor geriye: ben ve yol.

Bir ağacın gölgesine ulaştığımda duruyorum. Sırtımı o tanıdık kabuğa yaslayınca nefesim yavaşlıyor. Az önce yokuşta kesilen nefesim, şimdi ağacın sessiz ritmine uyum sağlıyor. Serinleyen sadece bedenim değil; sanki içimde de bir şey gölgeye çekiliyor.

İnsan, dış dünyanın hızında en çok kendi içine geç kaldığını yürürken fark ediyor. Adımlar o gecikmeye yavaşlayarak yetişiyor.

O an fark ediyorum: yokuşun bir tarafında dünya var; hız, kalabalık ve yönünü sürekli değiştiren bir akış. Diğer tarafında ise ben. İkisi aynı ritimde yürümüyor.

Dışarıda zaman ileri doğru akarken, içeride daha ağır, daha dirençli bir zaman var. Sanki aynı anın içinde iki ayrı zaman taşınıyor.

Bazı cevaplar yürürken duyuruyor kendini. Ses değil de bir titreşim gibi; adımların arasına karışarak sızıyor içeri.

Adımlar yavaşladıkça dış dünyanın sesi çekiliyor, geriye adı konmamış bir iç uğultu kalıyor. Kimi şeyler ancak o uğultunun içinden geçerken görünüyor. O yüzden ben tutuyorum onları; bir cümleyle, bir bakışla, bazen sadece bir hisle…

Yollarda buluyorum; yarım kalmış düşünceleri, eksik kelimeleri, ansızın gelen hatırlayışları ve insanın kendine denk geldiği o kısa durakları.

Sonra geri dönüyorsun. Aynı sokak, aynı ışık ama bakışın artık başka bir yerden geçiyor. Ne değiştiğini tam söyleyemiyorsun ama bir şeyin yer değiştirdiğini hissediyorsun.

Kimi yolculuklar bir yere değil, bir bakışa varıyor.

O bakıştan sonra ayaklarım hep gitmek istiyor. Hareket bir alışkanlık değil, içten gelen bir zorunluluk gibi. Dışarıda tırmandığım her yokuş, içimde başlamış bir yerin devamı. Biri bittiğinde diğeri başlıyor. Yol uzamıyor ama içimdeki eğim sürüyor; bir bakışa varıyor, yazıya çıkıyor.

Burada anlattıklarım, yolda bulduğum cümleler, tanık olduğum anlar. Bazen bir fotoğraf eşlik ediyor onlara, bazen bir hikâye, bazen sadece bir iz. Her biri, geçip gitmesin diye tutulmuş bir an.

Ben yazdıkça çoğalacak, sen okudukça derinleşecek; yol uzayacak. Biliyorum, senin de içinde tırmanılmayı bekleyen yokuşlar ve selam verilmeyi bekleyen unutulmuş ağaçlar var.

Belki bu mektup seni senden önce bulacak. Yol olacak.

Nur Kramer

Tags: