15 Nis Nilden İçağasıoğlu
Yanı Başındaki Su

İlber Ortaylı’nın zarif ve hakikatli ifadesiyle söylediği gibi: “Bazen bir bardak suyu rahat içebilmek çok önemli bir şeydir.” Bu kadar yalın bir hareketin bir gün böylesine büyük bir zafer anlamı taşıyacağını gençken insan hayal etmez. Bir bardağı kavramak, bileği hafifçe yukarı kaldırmak, içindekini dudaklara götürmek… Hepsi o kadar kendiliğinden, o kadar sıradan görünür ki bunun bir gün bedensel bir mukavemet meselesine dönüşebileceği akla gelmez.
Şimdi odamdaki küçük masanın üzerinde duran bardağa bakıyorum. İçindeki su, pencereden sızan gün ışığında hafifçe titriyor. Işık yüzeyde ince bir yansıma bırakıyor, sanki küçük bir gölün üzerinde görünmeyen bir rüzgâr dolaşıyor. Elimi uzatıyorum, parmaklarım camın serin dokusunu kavrıyor. Avuç içlerimde hissettiğim bu soğukluk bana hâlâ temas edebildiğimi hatırlatıyor. Bardağı kaldırabildiğimi görünce içimden, “Daha o kadar yakında değilim.” diye geçiriyorum. Oysa hayatın ilk yıllarında bu kabiliyetin çok daha gerisindeydim.
Henüz omurgamın dik durmayı öğrenmediği, bir bardağın ağırlığını parmaklarımda dengeleyemediğim günleri hatırlıyorum. Attığım her paytak adım, çıkardığım her anlamsız hece alkışlarla karşılanırdı. Üzerime eğilen yüzlerdeki sıcaklık, dünyanın güvenli bir yer olduğuna inandırırdı beni. O günlerde dudaklarıma ulaşan her yudum bir başkasının şefkatiyle gelirdi. Biri bardağı tutar, bir başkası başımı desteklerdi. O bardaktaki su yalnızca susuzluğu gidermezdi; korunmanın, kollanmanın ve birinin hayatında kıymetli olmanın sessiz işaretiydi.
Sonra hayat, durdurulamaz akışını sürdürdü. Beni büyütenlerin yavaş yavaş sahneden çekildiğini gördüm. Bazıları doğal düzen içinde uzaklaştı, bazılarıysa beklediğimden çok daha erken gitti.
Ölümle ilk karşılaştığımda onu masallardaki karanlık bir kuyu gibi düşünmüştüm. Sanki yalnızca kötülüğün cezalandırıldığı bir sondu. Oysa zamanla öğrendim: İyiler de gider. Kahramanlar da her fırtınadan sağ çıkmaz. Bir gün o eller yalnızca bir fotoğrafın donmuş sessizliğinde kalır. Bir ses, bir gülüş, odanın köşesinde duran boş bir sandalye… Eşyalar artık varlığı değil, yokluğu anlatmaya başlar.
İnsan zamanla kendi başına hareket etmenin, kendine yetebilmenin değerini öğreniyor. Kimi bunu çok erken öğrenmek zorunda kalıyor ama ilerledikçe anlıyor ki asıl saadet, asıl özgürlük, en basit hareketleri kimseye ihtiyaç duymadan yapabilmekte saklıymış. Gerçek güç bazen yalnızca yanı başındaki bir bardak suyu kendi iradenle kaldırabilmektir.
Tekrar deniyorum, parmaklarımı biraz daha sıkıyorum. Camın serinliğini kemiklerimde hissederek bardağı kaldırıyorum. Su dudaklarıma değiyor, boğazımdan aşağı inerken içimde tuhaf bir sükûnet yayılıyor. Bedendeki bu küçük uyumun hâlâ sürüyor olması, varlığın en sade kanıtı gibi geliyor bana.
Odanın içi derin bir sessizlik içinde. Koridordan gelen uzak bir kapı sesi, birkaç saniyelik ayak tıkırtısı ve sonra yeniden sessizlik… Bir an için kendimi yeniden o ilk günlerdeki gibi hissediyorum. Sanki birazdan kapı açılacak, biri beni sevgiyle yerimden kaldıracak… Ama artık kimsenin o kapıdan içeri girmeyeceğini biliyorum. Alkışlar çoktan sustu.
Yine de bu küçük hareketi hâlâ tek başıma yapabiliyor olmak içimde tarif edilmesi güç bir şükran bırakıyor. Kimsenin alkışlamadığı bu sessiz oda, aslında benim en büyük zafer meydanım. İnsan hayatının en büyük mirasını, yanı başındaki suyu kendi gücüyle kaldırabildiği o küçük anlarda taşıyor. Şimdi, fark ettirmeden kendimle vedalaşmayı öğrenirken bu bir yudumun tadı bana bütün bir ömürden daha kıymetli geliyor. Her yudum, bitmekte olan bir masalın en güzel cümlesi gibi boğazımdan süzülüyor.
Nilden İçağasıoğlu