15 Nis Gökbanu Sezi Çoşkuner
Tik Tak

Her zamanki karanlığımda oturuyorum. Gölgeler etrafımı sarmış. Camdaki yansımamın ayaklarıma vuran gölgesi beni bir anda yerin yedi kat aşağısına çekecek ellere benziyor. Tarifsiz dehşet! Ayaklarımı hızla altıma alıp tünüyorum siyah deri koltuğa. Bir zamanlar ışığıyla huzur bulduğum sokak lambası artık gölgelerime hayat veren karanlık bir kâbus. Her an arkamdan omzuma dokunacak o el. Pençe gibi. Büzüşüyorum. Ama küçülemiyorum. Eskiden çok sevdiğim sessiz geceler artık birer kakofoni. Komşuların kafalarındaki sesleri bile duyuyorum.
Sağ tarafımda camı çatlamış salon kapısı. Solundaki duvarda ölü bir saat. 12:03’te donmuş. Beynime kazınmış. Altı kişilik yemek masasından geriye kalan o tek sandalye. O günden beri oraya mıhlanmış kalan. Kafamı eğiyorum. Mutfak kapısı kilitli. Anahtarı kayıp. Aklımda sadece tek bir çekmece. En dibinde o bıçak. Tekrar yemek masası ve tek sandalye. Ayaklarının ucunda gölgesinin vurduğu ama asla kapatamadığı o kocaman leke. Cerahatli açık bir yara gibi, hiç iyileşmeyen ve gittikçe daha da koyulaşan.
Her zamanki karanlığımda uyukluyorum. Duvardaki saatin sesi kulaklarımda. Tik tak… tik tak… tik tak… Koltuğun ayak ucundayım. Yerde. Bacaklarım altımda. Başım mindere gömülü. Derisi derime yapışmış. Ellerim başımın üzerinde. Arkam salon kapısına dönük. Salon kapısının camındaki çatlak yol yol olmuş. Örümcek ağı misali. Her tik takta çatlak daha da yayılıyor, yayıldıkça duvarlarda delikler açıyor. Deliklerden içeri akan gölgeler bana bakıyor. Görmüyorum! Biliyorum! Açılan her delikle içim daha da boşalıyor. Titreyerek kafamı kapıya çeviriyorum. Kapıya yaslanmış bir gölge. Üzerinde bir bale tütüsü. Başı öne eğik, boynu bükük. Çaresiz. Bir eli kapının pervazında. Diğeriyle gözlerini kapamış.
Aniden ensemde buz gibi bir nefes ve omzumda kemikli, kanca gibi bir el. Çatlak, gırtlağı parçalanıyormuş gibi bir kadın sesi kulağımda çınlayan tik taklara karışıyor. “Senin yüzünden!” Tik taklar susuyor ama delikler kapanmıyor. Gölgeler hareketsiz. Elimde aniden beliren kitap beni şaşırtmıyor. Mavi ciltli. Üzerinde altın rengi harflerle Orman Çocuğu Mowgli, Rudyard Kipling yazıyor. Okumamı en çok sevdiği. İlk sayfayı açıyorum. Tek bi cümle diğer sayfalarda da: “Senin yüzünden!”
Bağırmak istiyorum. Ciğerlerimi parçalamak. Gırtlağımı yırtmak. Kitap artık bir matkap. Ucundan damla damla kan akan. Karşımdaki boş duvarda aniden beliren dev televizyon. Bana bakan tek bir göz ekrandan. Çivit mavisi. Ruhumu delip geçen. Önünde bir balerin. Küçük bir kız çocuğu. Bir zamanlar bembeyaz bir kuğu olan. Ayaklarında bale pabuçları. Tekinin saten kurdeleleri bağlanmamış. Ama o pointe kalkmış. İnemez bir daha. Sağ yanında bir antilop. Boynuzları sipsivri, keskin birer bıçak. Gövdesindeki siyah çizgi karnındaki bembeyaz tüylere kapkara bir gölge gibi düşen. Boyu bir midilli kadar. Kızın sağ eli sakince kafasını okşuyor. İkisinin bakışları ekrandaki çivit gözde. Çivit göz bende. İçimde. Biriz. Tek göz! Gözün altında beliren bir altyazı. Günlük kripto kuru… Dalgalı. Tepemde simsiyah dev bir şemsiye. Sağanak misali üzerime boşalan ruhumu boğan dalgalar…
Her zamanki gerçekliğime uyanıyorum. Koltuğumda tünemiş. Sokak lambasının tekinsiz ışığı, masanın yanındaki tek sandalye, önünde daha da kararmış o leke. Saatin tik takları yok artık. Salon kapısının camındaki çatlak daha da mı yayılmış?
Sımsıkı kavradığım kolçağı tutan elim bir pençe. Kanı çekilmiş parmak uçlarım gevşemiyor. Mutfak kapısı hâlâ kilitli. Anahtarı cebimde. Karşımdaki duvar boş yine. Ben ise delik deşik. Ne de güzeldi o akşam resitalde. Kuğu Gölü… Beyaz Kuğu… Ev, huzur, mutluluk, gurur. Bir de kriptodan kazandığımız sürpriz para…
Tek isteğim boğazına takılan elmayı çıkartmaktı. Soluk borusunu açmak için. Tek bir kare o andan zihnimde: Kuğu artık kıpkırmızı… Benim elimdeyse… Ucundan damla damla kan akan… Bambaşka bir karanlıktayım şimdi. Saat çalışmaya mı başladı? Tik tak… tik tak… tik tak…
Gökbanu Sezi Coşkuner