Firdevs Han
Gidene Özlem

 

 

 

Bekliyordum. Kimine göre uzun zaman olmuştu. Oysa ben, umudun zamansız ve kırılgan olduğunu biliyordum.

Kırılmaya başladığı anda oluşan çatlakları hemen onarmaya çalışıyordum; kopmadan, dağılıp gitmeden güçlendirmek ister gibi. Çünkü mutluluğun bittiği yerde mutsuzluk başlamıyordu her zaman, bazen umuda eşlik eden derin bir sessizlik başlıyordu.

Odanın içindeki eşyalar sanki benden bıkmış gibiydi. Hepsinde umursamaz bir hâl vardı. Tozlanmış, sarı ışık veren demir saplı lamba; kenarında annemin resminin durduğu, yapışkan izleri kalmış eski ayna; her adımda ses çıkaran solgun kahverengi parkeler bile…

Aynanın karşısına yavaş adımlarla geçti. Adımlarında tereddüt vardı, aksayarak yürüyüşünün başka ne açıklaması olabilirdi ki? Beyazlamaya başlayan saçlarının arasından parmaklarını geçirdi. Sanki beyazları sayarmış gibi uzun uzun baktı. O sırada ince, hafif pembe dudakları titremeye başladı. Şakaklarındaki ince çizgilere dokundu.

“Ona benzemeye başladım.”

Duvarda duran eski takvimin yaprağı hâlâ o günde takılıydı:

19 Eylül 2016

Yıllar geçmişti ama son yazdığı mektupta bu hafta geleceğini söylüyordu.

İçindeki kıpırtıyı zaman bile susturamamıştı. Ne zaman o tanıdık kokuyu duysa, düşünceleri başa sarıyor; kısa bir iç geçirip sıcak bir tebessüm etmeye çalışıyordu. Yediği her lokmayı, aldığı her nefesi, o anki gibi yaşamaya gayret ediyordu.

Çayı bu yüzden her gün taze demliyordu.

Hep aynı fincana koyuyor, karşısına bir tane daha bırakıyordu.

Soğuyana kadar bekliyordu.

Çay ve kurabiye her gün hazır olmalıydı.

Özlemin başka nasıl bir ispatı olabilirdi?

Ama özlem, insanın içini hem sımsıcak kavuruyor hem de aynı anda buz gibi donduruyordu.

“Acaba zile mi basacaktı, yoksa anahtarla mı açacaktı kapıyı?”

Tam bunu düşündüğü sırada dışarıdan, kapının önünden belli belirsiz bir ses duyuldu. Kapının altından silik bir gölge içeri süzüldü.

Sonunda gelmişti.

Yıllardır özlemle beklediği annesi, şimdi bir adım kadar yakındaydı sanki.

O hasreti en çok da karnı aç uyuduğu gecelerde, saçı örülmeden gittiği okul sabahlarında fark ediyordu.

“İçimde cesareti kırılmış bir çocuk varken ve bunca yıl geçmişken, buralara tekrar gelmek kırılanları onarmaya yeter miydi?”

***

Kapıyı çalsam sevinir miydi?
Yoksa bunca yıllık kayıptan sonra beni burada gördüğü için hüzün mü duyardı?

Belki de sadece bakar, hiçbir şey hissetmezdi.

Ona sarıldığım an, çatlak bir bardağa su doldurmak gibi olacaktı belki; içim dolacak ama bir yerlerden sessizce eksilecektim.

Ya yeniden yeşerecektim ya da çatladığım yerden kopacaktım.

Hangisi olursa olsun, zamanın acımasızlığı hepsini yüzüme tokat gibi çarpacaktı.

Geçmiş büyük bir karanlık kuyuydu sanki. İnsan kalbi bu sessiz karanlığın içinde ağır bir yük taşıyordu.

Sıradan görünen küçük şeyler bile acıtıyordu.

Bazen bırak on yılı, on dakika öncesini bile hatırlamak istemiyordu insan.

Çünkü “Unuttum.” demek bile biraz hatırlamaktı.

Genç adam cesaretini topladı, kapıya yaklaştı.

Kapı aralıktı.

Hafifçe itti.

İçeride bir masa vardı.

Üzerinde iki fincan çay.

Birinin içi doluydu.

Ama ortalıkta kimse görünmüyordu.

Tereddütle seslendi:

“Baba!”

Sessizlik.

Sonra içinden döküldü yıllardır birikenler:

“Beni neden yalnız bıraktın?”

Sanki suçlu benmişim gibi gözlerimin içine derin derin bakıyordu.

Bütün olanların yükünü bana bırakıyordu.

Oysa ben annemin ölmesini ister miydim?

Gitmeseydi… Annem gibi bırakıp gitmeseydi, belki bu kadar yalnız kalmazdım.

Yılların acısı onu da yıpratmıştı.

Göz altlarında halkalar oluşmuştu.

Alnındaki çizgiler derinleşmişti.

En son gördüğümde saçları grileşmişti; şimdi aklar başının ortasına kadar yayılmış, saçları seyrelmişti.

Ama bütün bunların içinde gözüme ilişen tek şey, içimi bir anlığına yumuşatan boynundaki annemin alyansı oldu.

Firdevs Han

 

Tags: