Benan Bilek
Dairenin İzinde

 

“Başlangıç olarak kastettiğimiz şey sondur ve bir sonu yaratmak için gereken şey başlangıçtır.”
Neil Turok

 

Kapıyı kapattığında içeride kalan şeyin sessizlik olduğundan emin değildi. Bir uğultu, duvarların içinden yürüyüp odanın ortasında toplanıyordu. Perdeyi araladı. Işık içeriye girmedi, içeridekini dışarıya itti.

Elini yüzüne götürdü. Teninin sıcaklığı bir yerden tanıdıktı; başkasına ait bir dokunuş, bir öpüş. Bugüne ait olmayan, bugün kadar taze. Bir yerlerde bir şey başlamış olmalıydı ama neyin bittiğini hatırlamadan başlangıç seçemezdi.

Masanın üzerindeki bardakta yarım kalmış bir kahve, üstünde incecik bir tabaka, bekliyordu. Soğumanın harelerine serçe parmağını daldırıp bir daire çizdi. Ritmik hareketlerle daireyi şekillendirdi, hızlandırdı, bıraktı. Kahvenin üstü soğumayı unutmuşçasına eski haline döndü.

Yazdıklarına baktı. Gece yarım bırakıp başından kalktığı sayfalarda kelimeler onu beklemişti. Her biri onun dokunuşlarına hazırdı ama ilk kelime kayıptı. Beklemek… Çok iyi bildiği bir şeydi bu; anlamını hatırlamasa da yakıcılığını hissettiği bir kelime.

Sayfanın kenarını başparmağıyla yokladı. Kâğıdın pürüzü, içinden geçen bir çizgiyi hatırlatır gibi oldu ama nereye gittiğini çıkaramadı. Kalemi eline aldı, bırakmadı. Sadece tuttu. Yazmak çoğu zaman başlamaktan çok sürdürmekti. Oysa sayfalarda kendisini genişleten bir kesinti vardı sadece. Büyüdü… Büyüdü…

Dışarıdan bir ses geldi. Önce tok bir tek adım gibi. Sonra çoğaldı adımlar, sesleri yükseldi ve birden dağıldılar. Aynı yerden geçip gitmediler; başka yerlere kaçıştılar. Gürültülü kaçışlara kulaklarını tıkadı. Parmaklarını uzun süre çekmedi kulak deliklerinden.

Rüzgâr perdeyi havalandırdı, pencere ile perde arasındaki aralıktan sokağı gördü. Telaşlı bedenler birbirine değmeden ilerliyordu. Parmağını onların aralarındaki mesafeyi daraltmak istercesine oynattı havada. Başparmağı ile işaret parmağı arasındaki kavisi daralttı. O kavisin içine girmedi insanlar, mesafeden vazgeçmediler.  Bu başına buyrukluğu bir zamanlar biliyor olmalıydı.

Üzerindeki sabahlığın önünü kapatıp kuşağını bağladı. Bir sabah kahvesi kafasını toplamak için iyi gelebilirdi. Tezgâhın üzerindeki açık bırakılmış kavanozun kapağı kendisinin biraz uzağındaydı. İkisini bir araya getirmek için uzandı ama tam kapatacakken vazgeçti. İçeride kalması gereken bir şey yoktu, dışarı taşacak olan da. Bıraktı. Kahve makinesinin tuşuna bastı.

İçinde bir şey olmayan kavanozun kenarından eline bulaşanları temizlemek istedi. Suyu açtı. Suyun akışıyla birlikte bir şeylerin yer değiştirmesi gerekiyordu; kirin, düşüncenin, belki de az önceki dokunuşun. Ama su, parmaklarının arasından kayarken hiçbir şeyi götürmedi. Avuçlarını kapattı, suyu içeride tutmayı denedi. Başaramadı. Su onu bıraktı.

Geri döndüğünde pencere önündeki koltuğunun yerinin değiştiğini fark etti. Neredeyse ölçülemeyecek kadar az olan bu değişiklikten hoşlanmadı. Yine de düzeltmeden oturdu, bedeninin alıştığı hizayı bulamadı. Dizlerini hep koltuğun hemen önünde duran sehpaya yaklaştırdı, uzaklaştırdı. Uyum bir türlü kurulmadı. Her şey, mutfaktan gelmeden hemen önce başka birine göre ayarlanmış gibiydi. Kalkıp masaya gitti, bir gece önce sabaha kadar oturduğu sandalyede kendi sıcaklığıyla buluştu.

Masadaki önceden kalma kahvenin yüzeyine baktı yeniden. Az önce çizdiği dairenin izi yoktu. Parmağını bir kez daha yaklaştırdı, değdirmeden durdu. Mutfaktan gelen sesle makinenin hazır olduğunu anladı, yeni bir kahve yapmaktan vazgeçti. Onu da bitirmeyecekti nasıl olsa. Yeni bir soğuma tabakasına ihtiyacı yoktu. Parmaklarıyla çizeceği bir daireye de.

Kalemi kâğıda değdirince bir harf kendiliğinden belirdi. Tanıdık bir harf. Yerine ait olmayan, tek bir harf. Onu izleyen ikinci harf, ilkinin nereye ait olduğunu sormadan yanına yerleşti. Kelime oluşmadı. Belki de oluşan kelimeyi o hatırlamıyordu.

Kalemi kâğıttan çekmedi. Elinin ağırlığı arttıkça bileğinde toplanan sızı yukarı doğru ince bir çizgi gibi ilerledi. Omzuna vardığında durması gerekiyordu; durmadı. Sırtına yayıldı. Dik oturduğunu sandı, oysa bedeni yavaş yavaş öne doğru eğiliyordu. Bir yerlerde bir şey düşecek gibi oldu, düşmedi.

Midesinde hafif bir boşluk belirdi. Açlık değil de hatırlanması gereken bir şeyin yokluğuydu sanki. Ne zamandır böyle olduğunu çıkaramadı. Aklına mutfakta bıraktığı kahve gelince dilinin ucunda buruk bir tat toplandı. Yutkundu. Tat geçmedi, sadece yeri değişti.

Gözlerini kapattı; karanlık beklediği gibi gelmedi. Göz kapaklarının içi, dışarıdan daha aydınlıktı. İnce, titreşen bir ışık durmadan yer değiştiriyordu. Onu izlemeye çalıştı, takip edemedi. Işık çoğaldı, çoğaldıkça inceldi, inceldikçe kayboldu. Gözlerini açtığında odanın yerinde durduğunu görmek istedi. Oda kendisinden biraz ötedeydi.

Ayağa kalktı. Yere bastığında tabanının altındaki sertliği tanımadı. Halı oradaydı, desenleri de aynıydı ama ayağına değen yüzey farklıydı. Bir adım attı, sonra bir tane daha. Adımlarını saymayı denedi. Bir, dedi. İkincisi gelmedi. Sayılar bir yerlerde öylece kesildi.

Pencereye doğru yürüyüp perdeyi tamamen açtı. Bu kez dışarısı içeriye dolmadı; içerisi biraz daha eksildi. Sokağın sesi gecikmeli geliyordu. Birinin kapıyı çarpmasıyla çıkan ses, ona ulaşana kadar yumuşadı, yuvarlandı, başka bir şeye dönüştü. Seslerin de yolu uzamış olmalıydı.

Elini cama koyup soğukluğu hissetti. Cam, tenine kendi sıcaklığını verdi. Elini çekmedi. İki yüzey birbirine alışırsa hangisinin önce vazgeçeceğini düşündü. Bekledi; vazgeçen olmadı.

Başını hafifçe cama yasladı. İçerideki adımların uğultusu yeniden duyulur oldu. Bu kez daha yakın, neredeyse nabzıyla aynı yerden. Dinledi. Uğultu bir süre sonra onun ritmine uymayı bırakıp kendi ritmini dayattı. Kalbi uğultudan geride kaldı.

Geri çekilip odanın ortasında durdu. Nereye gitmek üzere olduğunu hatırlamaya çalıştı. Hatırlamak için gereken bir önceki ânı bulamadı. O an yerini görünmeyen ama her şeyi iten ince bir boşluğa bırakmıştı.

Masaya döndü. Kâğıdın üzerindeki harflere baktı. Az önce sayfaya yan yana çizildiğinden emin olduğu o iki harf, şimdi birbirine değmiyordu. Aralarına sığan mesafe ölçülemeyecek kadar küçük olsa da kelimeyi bozuyordu. Parmağını araya koymayı denedi; sığmadı.

Bir süre öylece durdu. Farkında olmadan nefesini tutmuş olduğunu anladı. Nefesini bıraktığında odadaki her şey başka bir ritimle yer değiştirdi. Sandalye aynıydı, koltuk, perde, hatta bardak aynıydı ama başka bir düzene geçmiş gibiydiler. Bu düzeni tanımadı.

Kapıya doğru yürüyüp elini tokmağa götürdü. Dokunmadan önce durdu. İçeride kalan şeyin sessizlik olduğundan artık emin değildi.

Benan Bilek

 

Tags: