Firdevs Han
Kaybolan Zaman

 

 

 

“Duvarda asılı duran takvim için sıradan bir gündü, oysa zaman benim için başka türlü akıyordu.”

Bu derin düşünceler içinde saniyeler saat gibi geçiyordu. Buruşmuş hatıralar teker teker önüme çıkıyordu. Zihnimin içinde durmak bilmeyen bu geçiş, ince ve derin sancılara sebep oluyordu. Gözümün önünde koca bir hayattan kalan izler vardı. Her bir kare biraz yaşantı kokuyordu. Hem var olup hem eksik olduğum karelerdi onlar.

“Sanki her şey yerli yerindeydi.”

Tüm eşyalar, yaşantılar… Fakat o ve ondan kalanlar artık soyutlaşmış, benden sıyrılmıştı. Ben ne kadar elinden tutmaya çalışsam da parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu. Alışkanlıklarım, hayatım, yaşantım değişiyordu. Tıpkı çatısı çökmek üzere olan bir ev gibi, her yanımdan çatırtılar geliyordu. Adımlarıma karışıyordu bu sesler; bir ayak seslerim, bir çatırtılar.

Evin içinde yürürken zaman bir anlığına durdu. Ondan kalan bir ceketin varlığı gözüme ilişti. Yıllardır orada asılı duran ceket… Rengi soluk maviydi, kırmızı küçük kare desenleri vardı. En sevdiği kıyafetiydi. Yeni aldığında yakasındaki işlemeler kusursuzdu; şimdi ise tüylenmiş, rengi solmuştu. Kollarının ağız kısmındaki ipler seyrekleşmiş, kararmıştı. Sık sık yazı yazardı; muhtemelen ondandı bu eskimişlik.

Yakasındaki çiçek broşu ise ilk günkü kadar parlak ve göz alıcıydı. O ceket, bana hem çok yakın hem çok uzaktı. Ondan kalan son şeydi ama ne olursa olsun o değildi. Her gördüğümde cümleler kafamın içinde birbirine karışıyor, yarım kalıyordu. O ceket, hiç kapanmayacak bir kapının temsiliydi. Ona duyduğum özlemin, yaşayamadıklarımın ve hatırladıklarımın…

Onu görünce allak bullak oluyordum; ellerim titriyor, göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Heyecan mıydı bu, korku mu, ayırt edemiyordum. Tüm yaşananlar bir ceketin cebine sığmış gibi küçük ve yarımdı, ben bu cebin içine dâhil olamayacak kadar eksik hissediyordum kendimi. Sevdiğimden kalan son şeydi; belki de benden bile çok zaman geçirmişti onunla. Sevdiğimden kalanların arasında bana dair bir iz var mıydı?

Onca zamandan geriye, bir cebe sığacak kadar az anı kalmıştı. Bunu bilmenin acı burukluğu…

“Zaman ilerledi. Güneşin doğuşu ve batışı birbirini kovaladı. Ben arkalarından baktım. Yerimde kalmak için çabalasam da içine düştüğüm bataklık beni yavaş yavaş içine çekiyordu. Bir yanda sevdiğim kadından kalanlar, öte yanda beni dibe çeken o bataklık…”

Hatıralar tozlanmaya başladı fakat tozlansa bile hep oradaydı. Sönmeyen bir lamba gibi ince, cılız bir ışık veriyordu. Bir evin, bir insanın, bir hayatın yankıları ara ara kendini hatırlatıyordu. Her gece bir öncekinden daha derin bir karanlığa bürünüyordu dünya. Bu karanlık beni usul usul içine çekiyordu. Bütün bunlar hiç yabancı gelmiyordu; sanki hep böyleymiş, alışmam gereken yeni bir durum yokmuş gibiydi.

“Kaybettiğim şey zamandan daha fazlasıydı. Bulmak için ise çok geç kalmıştım.”

Çocukluğuma, gençliğime, yetişkinliğime ve o yıllarda yanımda olan herkese ne kadar da uzak kalmışım. Yaşadıklarım fotoğraflarda kalmıştı, yaşayamadıklarım rüyalara sarkmıştı. Pişmanlığım, avuçta eriyen bir buz parçası gibi serin serin elimden kayıp gitmişti. Hatıralar derin bir uykuya çekilmiş, beni ise sonsuz bir karanlığa bırakmıştı.

Firdevs Han

 

Tags: