06 Mar Ada Su Bezek
Kimsin Sen?

İnsanın içine işleyen, parmaklarını uyuşturan bir soğuk hâkimdi. Kar sahili neredeyse silmişti ama her yer, bir katman sisle de örtülüydü. Denizin bile sesi kısılmıştı âdeta.
Kadın, yeni taşındığı mahallede köpeğini gezdirmek için evden çıkmıştı. Sol elini paltosunun cebine saklamış, diğer eliyle ise tasmanın ucunu kavramıştı.
Yürürken hiç acele etmiyor, geri dönmek için bir neden aramıyordu.
!! Sahil boştu, görünürde insan yoktu ama yalnızlık da yoktu; daha çok bekleyişe benzer bir hâl vardı.
Sakin adımlarla ilerleyen köpek bir anda durdu, burnunu havaya kaldırdı ve kulaklarını dikti. Köpeğinin tedirginliğinden rahatsız olan kadın da durdu ve başını kaldırdı.
Sisin içinden bir adam, yavaş adımlarla onlara doğru ilerliyordu. Başında kar tanelerinin tutunamayıp eriyerek kaybolduğu, koyu renk bir bere vardı. Adam yaklaştıkça gözleri seçildi: mavi, kilitlenmiş. Bakışları yürüdüğü yolda değil, kadının üzerindeydi. O bakışlarda ne bir iddia vardı ne de rahatsız edici bir merak. Daha çok, önceden yarım kalmış bir cümlenin sessizce devam edişi gibiydi.
Köpeğin tasması gerildi ama kadın adım atamadı. Dışarının soğuğu, adamın mavi gözlerinin buz gibi soğuğuyla birleşmiş, kadının içini titretiyordu. Bu gözleri bir yerden tanıdığını düşündü; hayır, tanımıyordu. Zihninin bir kısmı tanıdığı yalanına itiraz ediyordu. Adam yanından geçip gitti, arkasına bakmadı.
Kadın eve döndüğünde soğuk çoktan geçmişti ama içinin titreyişi kalmıştı. Paltosunu çıkarmadan bir süre ayakta durdu. Bu, son yıllarda taşındığı evlerden sadece biriydi. Sayısını artık karıştırıyordu. Taşınmak, onun için bir alışkanlıktı; kopmakla yeniden başlamak arasında kurduğu geçici bir düzen.
Hayatını düşündü kadın. Yıkmakta da ustaydı kurmakta da ama ilk kez; yıkılması gerekmeyen bir şey, içinden konuşmuştu: Kimsin sen?
***
Ertesi sabah durağa yürüdü. Telefonunu açtı, otobüsün geliş saatine baktı. Tam binmek üzereyken o bakışı yeniden hissetti ve durdu. Adam, yalnızca birkaç adım gerideydi. O tanıdık ürperti, o titreyiş şimdi tekrar bedenindeydi ama kadın bunu umursamamaya çalışarak otobüse bindi.
Otobüs neredeyse boştu. Kadın arka tarafta bir koltuğa oturdu, adam ise birkaç koltuk önüne. Aralarında birkaç metre vardı ama mesafe bundan ibaret değildi.
Kadın kaçamak bakışlarla ona bakıyor, kendine kızıyordu. Neden bu kadar önemsiz bir karşılaşmayı büyüttüğünü bilmiyordu.
Adam iki durak sonra indi. Kadının onunla aynı ortamda bulunduğu süre on dakikaydı, belki daha da az; hayatındaki birçok şey gibi: kısa, yarım ve açıklamasız…
Ailesini kaybettiğinde çok küçüktü. Gidişler bir anda olmamıştı, yavaş yavaş ve eksilterek olmuştu. Dayısının evinde büyürken görünmez olmayı öğrenmişti. Neler yapılır, neler yapılmaz; bunlar hep sonradan tahmin ettiği şeylerdi çünkü kimse ona sınır çizmemişti. Bunlar, otuzlu yaşlarında hâlâ emin olamadıklarıydı.
Bir gece, banyoda yerde otururken Tanrı’ya yalvarmıştı: “Nasıl yaşanır, bana söyle. Ben bilmiyorum.”
Toplumun yanlış bulduğu şeyler, onu çoğu zaman rahatlatmıştı. Doğru olanla güvenli olan arasındaki farkı hiç öğrenememişti.
Otobüs Beyazıt’a vardığında indi, ardından sahaflara girdi. Eski kitapların arasında dolaşırken sakinleşiyordu. Orada huzur buluyor, kitaplar benliğini ortaya çıkarıyordu.
***
Günün sonunda kedisi ve köpeğiyle derin bir uykuya daldı. Ertesi sabah erkenden durağa gitti. Aynı saat, aynı soğuk… O mavi gözleri görme ihtimali, beklemek için yeterli bir sebepti ama adam gelmedi. Bir gün sonra geldi, sonraki gün yine gelmedi.
Adamın geldiği günlerden birinde, aynı otobüste yan yana oturmak zorunda kaldılar. Kadının konuşmak için yalnızca birkaç dakikası vardı.
Sonunda cesaretini toplayıp “Bu otobüs Beyazıt’a gidiyor değil mi?” diye sordu.
“Evet.” dedi adam ve otobüsten indi.
Kadın, yerde bir cüzdan fark etti. Cüzdanı yerden alıp içini açtığında kimlikte yazan ismi gördü: Atlas.
Adını bilmek, onu tanımak değildi ama aralarındaki bilinmezlik duvarı ilk kez çatlamıştı.
Cüzdanı polise götürmedi, ertesi gün Atlas’ı bekledi. Günlerdir süregelen rutinin aksine geldi. Kadın cüzdanı uzattığında Atlas buna şaşırdı.
Bir tutam saç kadının yüzüne düşmüştü ve Atlas, elini kaldırıp o tutamı kadının kulağının arkasına yerleştirdi. O an hiç de büyük bir şey olmadı ama kadın, ilk kez huzurlu hissetti.
Birlikte içtiler, sınırlar bulanıktı, bedenler konuştu. Sonra ise sessizlik…
Kadın birkaç gün evden çıkmak istemedi, bütün perdeleri hep kapalı tuttu. Aynada kendine baktığında tanıdık bir yüz görmedi. Yaşanan şey suç gibi değil, adı konmamış bir cesaret gibi duruyordu içinde.
Günler sonra nihayet dışarı çıktı fakat aynı yerlere gitmedi. Yürüdü, bilmediği sokaklara saptı. Soğuk, yüzüne vurduğunda bir şeyin yerine oturduğunu hissetti. Bazı karşılaşmalar sonuçsuz kalır, sadece kapı açardı ve bazı kapılar, bir kez açıldı mı, kapanmazdı. Kadın bunu biliyordu ama yine de korkmuyordu. Korku, onun için yeni bir duygu değildi; çocukluğundan beri aynı yerde durur, yalnızca biçim değiştirirdi. Bazen bir ses olurdu, bazen bir suskunluk, bazense bir adamın gözlerinde beliren ve adını koyamadığı o tanıdıklık.
Günler geçtikçe Atlas’ı düşünmemeye çalıştı. Düşünmemek, onun en iyi bildiği savunmaydı ama bazı insanların bıraktığı izler zihinde değil, bedende kalırdı. Atlas da onlardan biriydi. Onu hatırladığında yüzünü değil, duruşunu anımsıyordu; konuşmaktan çok susuşunu, bakışlarının sakin duruşunu.
Kadın hiçbir zaman sakinliğini koruyamamıştı; ilişkilerde, evlerde, kararlarda. Bir şey fazla yaklaşınca ya bozmuş ya da terk etmişti. Bu kez hiçbir şey yapmamak zorundaydı. Bu, onun için en zor eylemdi.
Kendine dair bildiği şeyleri düşünmeye başladı: akademide saygın bir yeri vardı; insanlar ona danışır, fikir sorardı. Hayatının, dışarıdan bakıldığında, bir düzeni vardı ama bu düzenin içinde kendisi yoktu. Hep bir rolün içindeydi; iyi akademisyen, güçlü kadın, bağımsız birey. Roller işe yarıyordu ama geceleri onunla kalmıyordu.
Atlas’la karşılaşma, bir aşk hikâyesi gibi başlamamıştı fakat daha çok bir çatlak gibiydi. O çatlağın içinden sızan şey ise arzudan çok meraktı, kendine duyduğu merak: neleri yapabileceğine, nerede durabileceğine, hangi sınırların aslında ona ait olmadığına…
Bir sabah, kahvesini içerken bunu fark etti: Atlas’ı değil, Atlas’la birlikte ortaya çıkan hâlini özlüyordu: daha az kontrollü, daha az hesaplı, daha dürüst olan hâlini… Bunu fark etmesi onu rahatlattı. Hikâyesi henüz bitmemişti çünkü asıl mesele Atlas değildi. Asıl mesele; ilk kez kendisiyle temas etmiş olmasıydı ve kadın, bu temasın onu nereye götüreceğini bilmiyordu ama artık bilmek zorunda da değildi.
O günden sonra Atlas’ı etrafında hissetse de bir daha hiç görmedi. Bazı sabahlar durakta mavi bir bakışın ağırlığını hissediyor, arkasını döndüğünde kimseyi bulamıyordu. Bazen sahilde, sisin içinde bir siluet beliriyor ancak yaklaştıkça denizin boşluğuna karışıyordu. Atlas artık bir insandan çok bir ihtimale benziyordu. Kadın; bu belirsizliğin bir delilik olup olmadığını düşündü ama delilik dediğimiz şey, çoğu zaman anlamlandıramadığımız bir açıklıktı.
Günlük hayatına devam ediyordu: makaleler, seminerler, dersler. İnsanlar ona bakıyor, konuşuyor, cevap alıyordu. Hiçbiri eksik görünmüyordu. Eksik olan şey, yalnızca kendisinin fark ettiği bir kaymaydı. Zaman yer yer esniyordu; bazı anlar uzuyor, bazı günler ise tek bir nefes gibi geçiyordu.
Bir gece rüyasında Atlas’ı gördü, yüzü yoktu. Sadece mavi bir boşluk vardı. Ona doğru yaklaştığında adam konuşmadı ama kadın ne söyleyeceğini biliyordu: “Burada mısın?”
Uyandığında bu sorunun kime ait olduğunu ayırt edemedi. Evdeki eşyalar yer değiştiriyor gibiydi; aynı koltuk, aynı masa ama sanki başka bir düzende duruyorlardı. Kadın bunun farkına vardığında irkildi. Mekân, onunla birlikte yeniden yazılıyordu. Pek çok kez taşınmasının nedeni bu muydu? Bir yerde fazla kaldığında, mekânın ona cevap vermeye başlaması…
Atlas’ı düşündüğünde artık bir beden hatırlamıyordu, bir eşik hatırlıyordu; geçip geçmemesi gerektiğini bilmediği bir eşik. Bu karşılaşma, bir davet değildi; bir uyarı da sayılmazdı. Daha çok, bir kapının varlığının bildirilmesiydi.
Bir akşam sahile, ilk karşılaştıkları yere, indi. Sis yoktu ama deniz aynıydı. Kar yağmıyordu ama yine de soğuktu. Orada durup beklediğini fark etti, kimi beklediğini bilmeden. O an anladı: Atlas gelirse (ne) bir insan olarak gel(mey)ecekti, (ne) bir cevap olarak da gel(mey)ecekti. Bir soru olarak kalacaktı ve bazı sorular yanıtlandığında değil, taşındığında insanı değiştirirdi.
Kadın sahilden ayrılırken hafiflemişti çünkü artık Atlas’ı aramıyordu. Onu, içinden geçirdiği yerlerde tanıyordu. Hikâye burada bitmiyordu çünkü bu bir karşılaşmanın değil, bir çözülmenin hikâyesiydi ve bu çözülme oldukça sessizdi.
Ada Su Bezek