Zafer Yıldırım
Kardan Adam

 

 

 

İçimden hep dua ediyorum:
“Allah’ım, bu güzellik hiç bitmesin.”

Birazdan Yaşlı Kurt’un geleceği düşüncesi beni endişelendiriyor. Heyecanla, aceleyle etrafıma bakıyorum. Işığın değdiği her köşeyi sevinçle izliyorum. Çocuklara bir şey olmasın diye onların peşinden koşturan anne babalar… Çocukların çığlıkları… Kimi insanları rahatsız eden bu ses bana yaşama sevinci veriyor. Yaşayan, hareket eden her şeyi seviyorum.

Beyaz ışık demetleri yavaş yavaş sarıya dönüyor. Akşam iniyor. Güneş tepede kırmızı bir elma gibi duruyor, sonra ağır ağır kayboluyor.

“Ne olur Allah’ım… Biraz daha… Biraz daha seyredeyim.”

Kapı gürültüyle açılıyor. Yaşlı Kurt içeri giriyor, kalın perdeleri hızla kapatıyor. Oda bir anda kapkaranlık oluyor. Bir anda bütün güzellikler kararıyor, kalakalıyorum. Gözlerimi kapatıyorum, yaşadığım tüm güzellikleri unutmamak için onları tek tek düşünmeye çalışıyorum. Odanın içinde dolaşan ayak seslerini duyuyorum.

Yaşlı Kurt işini kötü yapan biri ama onu gören iyi çalışıyor sansın diye kırk takla atıyor. Bu durumu fark ettiğim için belki de bana böyle davranıyordur. Gözlerimi açmadığımı görünce sinirleniyor, aksileşiyor.

Yaşadığım güzellikleri düşünüyorum, düşündükçe mutlu oluyorum. Mutluluğumdan gülümsediğimi gören Yaşlı Kurt hiddetle soruyor:

“Niye pis pis sırıtıyorsun?”

Cevap vermiyorum, mutluluğum bozulmasın istiyorum. Tekerlekli sandalyemi itekliyor. Yaşlı Kurt yine hiddetli. Ona inat gülümsüyorum. İşini bitiriyor, kapıyı çarpıp çıkıyor. Yemek gelmeden önce biraz daha dışarı bakmak istiyorum. Akşamın son saatlerini merak ediyorum. Kalın perdeyi zar zor açıyorum, her yer ışıl ışıl. Bahçedeki sokak lambaları sarı ışıklarıyla çiçek demeti gibi. Parke taşlarla kaplı uzun yol parlıyor, demiryolunu andırıyor. Karanlığın içinde kaybolan yol nerede bitiyor acaba?

Bir trene binsem, uzaklara gitsem… Gecede uçan kuşlar, sessiz filmlerden sahneler geliyor aklıma. Ay beyaz bir tepsi gibi gökyüzünde duruyor. Karanlıktaki kuşları, tepsinin aydınlığına girdiklerinde fark ediyorum.

“Ah, bir fotoğraf makinem olsaydı… Bu tabloyu hemen çekerdim. Olmadı, aklıma çizmeliyim.”

Dağlar bu akşam bir tuhaf. Bulutlar üstlerine yorgan olmuş gibi. Uzaklara, çok uzaklara bakıyorum. Gördüğüm her güzelliği aklıma kaydediyorum. Her ayrıntıyı yakalamaya çalışıyorum. Yarın bu görüntülerin yerini başkaları alacak. Yarın yine böyle güzellikler görebilecek miyim?

 

Dağlar mışıl mışıl uyuyan bir çocuk gibi, bulutlar yorgan. Onları uyandırmamam gerek. Kar yağmaya başlıyor, sevinçle izliyorum. Kapı gürültüyle açılıyor. Yaşlı Kurt elindeki yemek tepsisini masaya bırakıyor, sonra perdeleri kapatıyor. Ben de gözlerimi kapatıyorum. Düşümde kar tanelerini izlemeye devam ediyorum. Tepsiyi hırsla kucağıma koyuyor.

“Bunlar bitecek. Birazdan gelip alırım.”

Kapı gürültüyle kapanıyor. Gözlerimi açıyorum, gitmiş. Hızlıca önce soğuk çorbayı içiyorum, ısıtılmış gibi duran ıspanağın üzerine yoğurt döküp yiyorum. Aklım hâlâ dışarıda. Kim bilir neler olmuştur? Allah’ım, durmasın kar. Lapa lapa yağan kar manzarası… Hem de gece. Çok mutluyum.

Tepsiyi masaya bırakıp pencereye geçiyorum, perdeyi açıyorum. Bu ne güzellik! Her yer bembeyaz. Dışarısı bir tablo gibi. Bahçedeki ağaçlar karla kaplanmış, sanki sahnede dans eden balerinler. Beyaz etekleri açılmış, birazdan sahne ışıkları altında dönmeye başlayacaklar.

“Ah, bir de müzik olsaydı…”

Büyük çamların arasında kalan küçük çamlar… Yavru çamlar. Gündüz gördüğüm çocuklar geliyor aklıma. Keşke burada olsalar. Karda oynarken ne mutlu olurlardı. Mutluluğu izlemek ne güzel bir mutluluk.

Yan odalarda yatan arkadaşlarıma haber vermek için çıkıyorum. Odamdan çıkmayan biri olduğum için beni görünce şaşırıyorlar.

“Kalkın, kalkın! Açın perdeleri de dışarı bakın! Bakın neler oluyor!”

Kimse oralı olmuyor. Birisi perdeyi hafifçe aralayıp dışarı bakıyor. Gülümseyerek, “İyi geceler.” diyor.

Koridorun sonundaki çay makinesinden çayımı alıp odama dönüyorum. Sıcak çay parmaklarımın arasında, yeniden dışarıyı izlemeye başlıyorum. Kar lapa lapa yağıyor.

Bir kutum olsaydı da dışarı tutsaydım. Gökyüzünden mücevher yağıyor sanki.

Bahçede birileri kartopu oynuyor, çayımı yudumlarken onları izliyorum. İçlerinden bir delikanlı kendini karın üzerine atıyor. Gençlik…

Hatırlıyorum, ben de ilkokul bahçesinde yapmıştım. Sonra beni gören arkadaşlarım da gelip kendilerini kara atmıştı.

Delikanlı kalkıyor ama karda vücudunun izi kalıyor. Uçan bir kuşu andırıyor. Kardan bir kuş.

Genç kızların gülüşleri geliyor. Kartoplarının sesi… Arada yükselen neşeli çığlıklar…

Mutluyum. Bana bu mutluluğu yaşattıkları için gençlere içimden teşekkür ediyorum.

Birisi beni dürtüyor.

Uyandım. Yaşlı Kurt başımda durmuş, beni uyandırmaya çalışıyor. Ona inat yine kapatıyorum gözlerimi. Kemikli elleriyle dürtmeye devam ediyor, gözlerimi iyice yumuyorum.

Uyuyorum.

Sıcak evimizin penceresindeyim. Eskiden evlerin pencereleri geniş olurdu. Annem beni oraya çıkarırdı. Altımda bir minder, sırtımda bir minder… Ödevlerimi orada yapardım. Eski okul dergilerinden kestiğim resimleri pencereye yapıştırırdım. Annemin verdiği sulu hamuru arkalarına sürerdim ki iyi yapışsın. Orayı küçük bir resim galerisine çevirmiştim.

Dışarıda kar yağıyordu. Ben pencerenin önünde, minderimde ödevlerimi yapıyordum.

Annemin sıcak, yumuşak elleriyle uyandım. Yüzümü okşuyor, beni uyandırmaya çalışıyordu. Ödev yaparken uyuyakalmışım. Dışarısı bembeyazdı, kar bütün kirleri kapatmıştı. Keşke hiç bitmeseydi kar…

Annem önüme bir tas sıcak çorba koydu.

“Bunu iç, üşümüşsün. İstersen seni sobanın yanına götüreyim.”

Başımla hayır dedim, gitti. Hiç ısrar etmezdi. Ben de onun bir dediğini iki etmezdim. Annem bir yana, dünya bir yana.

Pencereden arkadaşlarımın kartopu oynadığını görüyordum. Çığlıkları, kahkahaları duyuluyordu. Kartopu savaşı yapıyorlardı. Daha küçük olanlar, kızlı oğlanlı, öndeki evin sundurmasına sığınmış büyüklerin savaşını seyrediyordu. Savaşanlar kan ter içinde kalmıştı, suratları kıpkırmızıydı. Bazıları önlüklüydü. Bazıları yenilginin, bazıları galibiyetin hırsıyla savaşmaya devam ediyordu.

Uzaktan bir kızak sesi duyuldu. Karda kaybolan kızak atlarının boynundaki envai çeşit zil, bir orkestra gibi gittikçe yükselen bir sesle gelip evimizin önünde durdu. Babam kızaktan indi, fötr şapkalı başını pencereye, yani bana, çevirdi. Burada olduğumu biliyordu.

Atların burunlarından çıkan buhar havaya karışıyordu, kan ter içindelerdi. Savaşa giden atlar da böyle olurdu. Ağabeyimi askere götüren atları da böyle süslemiştik, davul zurna eşliğinde. Üç gün, üç gece eğlence düzenlenmişti. Askere gidecek, adam olacaktı. Gitmezse kız da vermezlerdi, iş de. Delikanlı çağına gelen gençlerin tek kurtuluşu askere gitmekti. Ağabeyimi böyle güle oynaya göndermiştik.

Eve cenazesi döndü. Annemin gözleri kurudu. Lal oldu.

Merdivenlerden çıkan ayak sesleri…

Babam geliyor, içeri giriyor. Annem koşup paltosunu alıyor, askıya asıyor. Babam karla kaplı fötr şapkasını silkeleyip anneme veriyor. Sobanın yanında ellerini ovuşturup sandalyeye oturuyor. Bana bakıyor, anneme bakıyor. Annem mutfağa yönelip kayboluyor. Babam duvardaki radyoyu açıyor, ajansı dinleyecek.

Haberlerde kar yağışı nedeniyle yolların kapalı olduğu söyleniyor. Annem tepsiyle içeri giriyor. Bana bakıyor, babama bakıyor. Sessizce tepsiyi masaya bırakıp çıkıyor.

Annemin asıl evi mutfak. Herkesi mutfakta ağırlar. Salona sadece babamın tanıdıkları gelebilir.

Annemin yanına gitmek istiyorum, gidemiyorum. Annemin gelip beni alması gerekiyor.

Bacaklarım yok.

Annem lal, ben topal.

Yaşlı Kurt’un kemikli ellerini üzerimde hissedince gözlerimi açıyorum. İlk kez ona bakıyorum.

Korkuyor, bir adım geri çekiliyor. “Hazırlanın lütfen.” diyor. “Taburcu oluyorsunuz.”

 

Zafer Yıldırım