Seda Ateş
Unutmadan

 

 

 

Niçin geldim buraya? Nasıl geldim? Gidecek başka yerim yok muydu? Gidebilir miydim istesem? Elbette gidebilirim. İyi de nereye gideceğim, ne yöne? Kime? Koşarak mı, yoksa sürünerek mi? Yürümeyi unuttum ben. Çok oldu yürümeyeli. Uzun zamandır mı böyleyim?

Köklerim henüz toprağa tutunamamışken, ilk fırtınada savrulup tarumar olmuş ruhumla nereye gidebilirim? Annemin kucağı bile bana artık yabancı. Çürümüş et kokuyor bastığım her yer. İçimde susturamadığım ağlak bir kadınla nereye gideceğim? Ben büyümeye uğraşırken bir taraftan da çocukluğum soldu. Emeklemeyi bile tam çözememiştim daha; ayağa bu yüzden kalkamadım zaten. Siyah koltuğun, kedi tırmalamış yırtık köşelerinden tutunup kalkmalıydım oysa o ilk yıllarda. Anımsamıyorum. Unuttum mu yoksa? Zihnim eski bir çöp bidonu ve bastığım her yer sıra sıra çöp kokuyor.

Neyim var neyim yok doldurdum bavuluma o gün. Kırık dökük çerçevesine sığdıramadım sevdiğim şeyleri; hepsi dışarı taştı. Döküldü yollara. Bavulumun tekerlekleri sürükleniyor, korkularım gibi peşim sıra. Taşların üstünde, inatçı ve gıcırtılı, geliyor benimle. Küçük kum zerreleri doluyor göz kapaklarıma. Bavulumun içinde ıslak bir havluya sarılmış kemiklerimi sürüklüyorum yanımda. Çıkarken kapıyı kim kapattı ardımdan? Neden anımsayamıyorum? Kapı tokmağı paslı. Kilidi o kapıya sanki yeni asmışlar gibi. Büyük bir anahtar gerek buna. Kilidi zorlayan… Kemik sesi gibi çıtırdıyor kapı. Kimsenin zorlamadığı kadar zorlanıyor anahtar. Kayıtsız kalınmış tüm hataların günahı bana yazılsın. Hatırlamıyorum nasıl olsa. Hafızam boşluk, benlik ölü. Çürük et kokuyor her yanım. Toprak doluyor kulaklarıma.

Ayak sesleri duyuyorum. Bir uğultunun ayak sesleri olmalı bunlar. Belki de uzun boylu, koyu bakışlı, nefesi boğucu bir gölgenin…

— Ben senin en büyük korkunum. Beni hatırladın mı?

Yüzünü görmüyorum, sesi ise çok tanıdık. İsmi dilimin ucunda. Sahi, neydi benim en büyük korkum? Sır. Elbette tuttuğum sırdı benim en büyük korkum. Deniz kenarında, sahilde oturmuş, yakamozların yılan bedenli, yılan başlı bir kadın gibi kıvrılarak ilerleyişini izliyordum. O yaklaştı yanıma.

“Saklambaç oynayalım mı?” dedi.

Saklambaç… Karanlık duvarın ardı. Kırılmış tuğlalar. Hela taşmış, yerler vıcık vıcık. Ellerim, ayaklarım pislik içinde kalmış. Sır bu. Kimse bilmemeli. O kuytunun sırrı bu. Emekleyerek çıkıyorum o karanlıktan. Emeklemekten kurtulup yürüyemiyorum bir daha. Çürümüş et kokuyor duvarlar. Söylüyorum işte, korkum bu. Hayır, diyorum, seni hatırlamadım. Belleğim ölü çünkü.

Niçin geldim buraya? Nasıl geldim? Kaçabilirim belki. Niçin olmasın? Anne, uzat ellerini. Kavrulmuş un ve beyaz sabun kokan ellerini uzat bana. Nasıl yıkadın beni, anne? Nasıl kıydın bana? Yatağın çarşafına sarılı bedenim… Her kırışıklıkta bir saç telim var. Dikkatli bak, bulacaksın mutlaka. Bana tuzak kurmuşlar. Nefeslerini duydum ensemde. Birisi çok tanıdık, diğer ikisi yabancı. Yabancılık çekiyorum burada. Bedenim hâlâ soğuk. Bedenim gibi belleğim de ölü. Çürümüş et kokuyor her yanım. Toprak doluyor karın boşluğuma.

Seda Ateş

 

Tags: