06 Mar Esma Sindar
Sallanış

Ceviz ağacından yapılmış sallanan koltuğun her hareketinde çoktan eskimiş ahşap parkenin gıcırtısı odaya usul usul yayılıyor, duvarlara ve eşyalara çarpıp yok oluyordu. Odanın içinde geçmişten gelen bir ağırlık vardı. Perdenin arasından sızan ışık, toz tanelerini görünür kılıyor; havada asılı duran anıları tek tek ortaya çıkarıyordu.
Duvarın köşelerinde ince çatlaklar vardı, sanki oda da acı içindeydi. Karşı duvarda asılı duran çerçevenin köşesi kırık ve camı çatlaktı. Işık, fotoğrafın yarısını aydınlatırken yarısını gölgede bırakıyordu. Sessizlik, odanın ortasında görünmez bir örtü gibi seriliydi ancak ara ara bu sessizliği yırtan bir telefon sesi kaplıyordu odayı. Odanın içinde her eşya kıpırdamadan öylece bekliyordu, bir şeyler anlatmak isteyen sessizliğin içinde. Sanki beklemek odanın alışkanlığı olmuştu.
Uzun süredir hep aynı şeyi yaşıyordu. Sabaha karşı saat ikide eski telefon ısrarla üç defa çalıyor, sonra bir saatlik uykuya dalıyordu. Üç kısa zil sesi, ardından uzun soluklu bir sessizlik… Başta arıza olduğunu düşündü adam ama ısrarla aynı sayıda zil sesi duyması, tesadüf ihtimalini uzaklaştırıyordu.
Gözü masada duran fotoğraftaydı ve saat ilerliyordu. Çerçevedeki yüzler mutluydu. Küçük kızın saçları rüzgârla hafif dalgalanmış haldeydi. Ortadaki kadının kolları, çocuğu büyük bir sevgi ve güvenle sarıyordu. Yanlardaki iki adamın bakışlarında ise aynı güven hâkimdi. Oysa şimdi odanın içindeki ışığın solgunluğuyla gülümsemeler donuktu. Çerçevenin köşesindeki ince kırık, yüzleri fark edilmeden bölüyordu. Sanki zaman, bu mutlu anı da ortasından çatlatmıştı. Adam her telefon çaldığında çerçevenin içindeki dünya çalıyor gibi hissediyordu. Sanki her üç zil sesi, gülümsemelerin içinden geçerek geliyordu.
Zırrr… Saat 6.
“Yine mi?” diye geçirdi içinden. Gözü hala eski fotoğraftaydı. Telefonun sesi duyulduğu an, odada ahşap parkenin gıcırtısı bir anlığına sustu. Adam elini usulca telefonun ahizesine uzattı. Hala cesaret edemediği bir şeyler vardı ya da onu inatla durduran görünmez bir güç. Açarsa bir şeylerin gerçekten başlayacağını hissediyordu. Peki, hazır mıydı?
Telefon sustu.
Pencereden dışarıyı izliyordu. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Gölgeler kısalıyor, hayat yeniden hızlanmaya başlıyordu. İçinde ise uzun zamandır aynı noktada bekleyen bir an kıpırdamadan duruyordu. Sallanmaya devam ediyordu. Parke aynı şekilde gıcırdıyordu, inatla adamın çıkaramadığı fısıltıyı haykırırcasına gıcırdıyordu.
Zırrr… Saat 7.
Bu defa açacağım diye geçirdi içinden. Vazgeçme kararından hızlı davranıp ahizeyi kulağına götürdü. Sessizlik… Ne nefes sesi ne bir konuşma… Sadece çok inceden bir cızırtı duyuluyordu. “Konuş.” dedi fısıltıyla, karşılık gelmedi. Telefon hala kulağındaydı; kulağına sesler doluyordu ama bu sesler ahizeden değil, hatıralarının içinden geliyordu.
Huzurlu kahkahalar…
***
“Baba beni izle, sürebiliyorum.”
“Canım kahvaltı hazır.”
“Oğlum torunumu rahat bırak, çocuk biraz daha oynasın.”
Zırrr… “Efendim aşkım?”
“Seni seviyorum baba.”
Zırrr… “Eşiniz hastanede gelmelisiniz.”
***
Zırrr… Saat 8.
Telefonu kapattıktan hemen sonra yeniden zilin sesini duydu. Biraz önce açmamış mıydı zaten telefonu? Bu kez öfkeyle uzandı ahizeye, “Yeter artık, konuş.” Diye fısıldadı titreyen sesiyle. Aslında kızmak istemişti ama sesi, isteğinden bağımsız davranmıştı. Yine kesintisiz bir cızırtı kapladı odayı. Sonra yeniden sesler duymaya başladı adam.
***
“Beni bırakma.” kendi sesini duymuştu.
“Dayanabilirsin.”
“Baba korkuyorum, ölecek miyim?”
“Korkma, yanındayım kızım.” Yine kendi sesiydi.
“Kızımız sana emanet. Seni çok seviyorum, hep çok sevdim.”
***
Yıllar sonra ilk kez adamın gözlerinden yaşlar süzüldü. Telefon aslında hiç çalmamıştı.
***
Zırrr… “Eşinizi ve kızınızı kaybettik. Başınız sağ olsun.”
***
Zırrr… Saat 9.
Esma Sindar