06 Mar Fatma Maksude Kılınç
Dönüş

Geleli çok uzun oldu yine. Bu kez dizlerim titriyor. Çürümüş köklerim, ayakta duramıyorum. Babam “önünde sonunda toprağına dönmeli insan ve asla unutmamalı!” derdi. Ben dönemedim. Şimdi öyle yabancıyım ki, niçin geldim buraya?
Halamın evi yıkılmış. Kuzenler bakmamışlar, yazık. Köşedeki o koca dut ağacı yok, kesmişler. Dalları oyun alanımızdı. Daldan dala zıplardık, her yanımızı karadutla boyar sonra da azarı işitirdik. O leke hiç çıkmaz biliyorsunuz değil mi? Alın lekesi gibi çıkmaz… Herkül öldü mü acaba? Babamın Herkül’ü, o bizi çok severdi, bizse dalga geçerdik. Hepimizin canlı oyuncağı gibiydi. Bir gün kafasına taş atmıştım da kanayınca çok korkmuştum. Kızmamıştı Herkül, babama da şikâyet etmemişti. Babamdan ötürü severdi beni, bilirdim.
Çocukluğum burada soldu. Babam gidince, abim gidince. Siyah-beyaz buradaki renklerim. Yırtık köşeler. Dizlerim yara dolu. Bellekse ölü, öldürdüm çünkü. Herkül’e bakmayın, nasıl çıktıysa derinlerden.
Bavulumun çerçevesi de kırık. Tekerlekleri sürükleniyor taşlarda. Gıcırtı. Gelmek istemeyip de zorla gelmenin gıcırtısı. Sanki kemiklerimi sürüklüyorum. Yorgunluk buysa dinlenmekten kaçmalı. Müstahak çünkü. Annem gideli ne çok oldu. Niçin geldim buraya? Dönüşlerin keyifli olanını severim oysa ben.
Bahçe kapısı açık. Belli komşular bahçeyi yaşatmaya devam ediyorlar. Kimler yaşıyor acaba burada? Annemin ardında kalan var mı? Evin kapısı toz içinde tokmağı paslı. Büyük anahtar kilidi zorluyor. Çatırdıyor. Yanlış diyor ses, yanlış zamanda geldin, daha erken gelmeliydin. Zorluyorum kilidi. Kaynamış birbirine, kırdığım kemiklerim gibi. İçeriden gelen ses annemin sesi mi? Huhuuu derdi ya, gelen ses etsin diye, geleni tanısın diye. Susuyorum, tanımasın beni, “hayırsız oğlum gelmiş,” demesin. Annemin durgun belleğindeki oğullardan biri benim, adım hayırsız oğul. Haklı… Hafızası kirlenmiş oğulum ben, tek kalan oğul, hayırsızım. Diğerini söylemem, kıskanırım.
Mutfağa yöneliyorum. Ocağın üstünde hep üç tencere… “Maşallah kalabalığız, evde hep çok yemek olmalı,” diyen annem ve yemek kokan mutfak yerini yalnızlığa bırakmış. Tencere yok ocakta. Yerine unutulmuş çocukluk, unutulmuş annem, babam, abim var.
Sırtım ürperdi, bir gölge yanaştı;
“Beni hatırladın mı?” Yüzü tanıdık, şer kabak gibi gülümsüyor, ağzının kenarı çilek reçeli. İsmi dilimin ucunda. Gece. Deniz. Yakamoz. Saklambaç oynarken kayalıklardan suya düşen Mustafa. Kayıp. Unutulmuş sandığım Mustafa. Çocukluğumun Mustafa’sı. Artık yok. Buralardan kaçışımın faillerinden Mustafa…
Dizlerim taşımıyor artık beni. Mustafa tuzak kurmuş bana. Kırklı yaşların kemikleriyle on iki yaşındaki Mustafa’yı gel de kıskanma… Niçin olmasın ki? Kıskanır adam gençlikleri aslında. Ama ben değil. Mustafa gitmiş, sonra abim koşmuş uçuruma, sonra da babam. Erkenden evi terk etmiş, kayıplara dayanamamış olmak hakkım. Bir annem vardı, onca acıya terk ettiğim, acımadığım, buğulu akıllı anam. Niçin geldim buraya? Niçin olmasın? Bir ağıt yakma zamanı dedim. Yemin ediyorum dizlerim haber verdi. Yemeğimi pişiren elleri öpemeden son kez, bakmadan maviş gözlerine, hamur kokusunu içime çekmeden, gidi gidiveriyorlar işte. Hiç utanmadan hem de arkalarına bile bakmadan bir de… Banaysa sadece hatırlamak kalıyor. Ne büyük haksızlık. Yaşamak varken sadece hatırlamak zorunda kalmak ne zor.
Odamdayım. Hiç bozulmamış tek oda. Belli annem elletmemiş kimseye. Yatağımda beyaz sabun kokusu. Yatağın çarşafı kırışık, sabah içinden çıkmışım gibi. Demek annem beni özleyince gelip gelip… Yatak işte ondan hâlâ soğuk. Soğuk, ben yokum diye, annem yok diye. Her şey yabancı oluvermiş, yuvam değilmiş gibi.
Gelişim güzel tuzak oldu bana. Kendi nefesimi duyuyorum, kesik kesik. Belli fena yağmur yağacak. Dayanamıyorum, yatağa oturup tüm unutulmuşluklara hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.
Fatma Maksude Kılınç