06 Mar Alisa Çiçek Akyol
Umuda İnandırmak

Esra o sabah erkenden uyandı. Henüz gün tam ağarmamıştı. Yanında mışıl mışıl uyuyan beş yaşındaki oğlu Ege’nin saçlarını okşadı. Almanya’ya gitmeden önce İzmir’deki ailesini görmek istiyordu. Birkaç günlüğüne gidecekti. Ege’yi annesine bırakacak olmanın içindeki hafif sızısını bastırmaya çalışıyordu.
“Anne hemen gelecek,” diye fısıldadı oğlunun kulağına. Çocuk uykusunda gülümsedi.
AŞTİ’ye gitmeden önce biraz zamanı vardı. Ege uyanınca onu da yanına alıp Kurtuluş Parkı’na uğramaya karar verdi. “Belki bu sabahı birlikte hatırlarız,” diye düşündü.
Kolej metro istasyonunda indiler. Ege, parkın girişindeki güvercinleri görünce annesinin elini bırakıp koşmak istedi. Esra refleksle sıkıca tuttu elini. “Yavaş, düşersin,” dedi ama aslında içindeki ses “Kaybolursan ne yaparım?” diyordu.
Kurtuluş Parkı o sabah her zamanki gibi huzurluydu. Ağaçların arasından süzülen ışık, havuz kenarındaki su sesi, sabah yürüyüşü yapan komşular… Ege bir yaprağı alıp “Bu gemi olsun,” dedi. Küçücük hayal dünyasında park bir okyanusa dönüşmüştü. Esra o anı içine çekti. “Hayat tam da bu,” diye düşündü.
Bir çocuğun elindeki yaprak kadar basit ve kırılgan…
Akşamüstü Ege’yi emanet edeceği yere bıraktı. Vedalaşırken çocuğun boynuna sarılışı biraz uzun sürdü.
“Anne çabuk gel,” dedi Ege. “Geleceğim,” dedi Esra, ama içinden bir şey huzursuzca kıpırdadı.
AŞTİ’de beklerken günün neşesi hâlâ üzerindeydi. Ege’ye ve parkta çektikleri fotoğrafa baktı. Küçük eller, kocaman bir gülümseme…
Tam o sırada terminalde bir hareketlilik başladı. Otobüs saati çok geçmişti. Telefonu çaldı. Babasıydı. Konuşurken yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. Yetkili memur metronun çalışmayacağını söyleyince insanlar panikle taksilere yöneldi.
Sonra bir cümle duydu. “Darbe olmuş.” Dünya bir an için sustu. Esra’nın aklına gelen ilk şey Almanya, Münih, uçuş planı değildi. Ege’ydi. “Ya ona bir şey olursa?”
“Ya bu gece bitmezse?”
“Ya bir daha onu göremezsem?” Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. Oğlunun saçlarını sabah nasıl okşadığını hatırladı. O sıcaklık şimdi ellerinde yoktu.
Büyük bir patlama oldu. Camlar sarsıldı. İnsanlar sağa sola koşuştu. Esra dizlerinin titrediğini hissetti ama düşemezdi. Bayılamazdı. Güçlü olmak zorundaydı. Çünkü bir anne, korktuğunu en son kabul edendir.
Lavaboya gitmek için bir yabancıdan yardım istedi. Normalde mesafe koyacağı insanlara o gece “emanet” oldu. Bir başkası çay uzattı. Büfeci para almadı. İnsanlar birbirine tutunmuştu.
Telefonu eline aldı. Ege’nin fotoğrafına baktı. “Anne seni seviyor,” diye fısıldadı ekrana. Belki de son kez. Babasıyla konuşurken sesi titremedi. “Merak etme,” dedi.
Ama aslında içinden geçen şuydu: “Eğer bu gece son gecemse, oğlum annesinin korkarak değil, dimdik durarak hatırlasın.”
Terminalde kalmak istemedi. “Enkaz altında kalırsam ailem beni bulamaz,” diye düşündü. Dışarı çıktı. Gökyüzüne baktı. Patlamalar geceyi parça parça ediyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla metro çalışmaya başladı. İlk fırsatta Ege’ye en yakın olabileceği yere gitmek istiyordu. İşyerine sığındı. Kapıyı kilitledi. Pencereyi açtı. Derin bir nefes aldı. “Hayattayım,” dedi.
“Onu tekrar görebileceğim.” O gece bir yıl kadar uzundu. Uyuduğunda aslında beden değil, ruh tükenmişti. Öğleden sonra yollar açılınca ilk işi Ege’ye kavuşmak oldu. Çocuğu kapıda görünce dizlerinin bağı çözüldü. Ege koşarak sarıldı. “Anne geldin!”
Esra o an anladı: Bir ülkenin karanlığı, bir çocuğun sarılışıyla aydınlanabiliyordu. Münih seyahati ertelendi. Zaten artık hiçbir plan eskisi gibi değildi. Aradan zaman geçti. Ankara’ya kar yağacağı haberi geldi. Esra Ege’nin elini tuttu ve yine Kurtuluş Parkı’na gittiler. Park lapa lapa kar altındaydı. Anneler çocuklarıyla kayıyor, babalar kardan kaleler yapıyordu. Kediler, köpekler, kahkahalar…
Ege kartopu yapıp annesine attı. “Yakalandın!” Esra güldü. O geceki karanlık gözlerinin önünden geçti.
Ege kardan bir kalp yaptı. “Bu sana anne,” dedi. Esra kalbin içine küçük bir mum yerleştirdi. “Bu da umut,” dedi. Babasıyla telefonda konuşurken sesi bu kez sakindi. “Babacım, herkes eşitti bugün. Herkes çocuk gibiydi. Peki, insanlar başka zamanlarda neden başkalaşıyor?”
Babası derin bir nefes aldı. “İnsan, içindeki çocuğu kaybettiğinde kararıyor kızım. Ama sen oğlunun elini bırakmadığın sürece karanlık uzun sürmez.”
Esra Ege’nin elini daha sıkı tuttu. O artık sadece kendi hayatını yaşamıyordu. Bir çocuğun geleceğini de taşıyordu. Ve biliyordu ki; Bir anne için en büyük direniş, çocuğunu korkuya değil, umuda inandırmaktı.
Alisa Çiçek Akyol