06 Mar Gökbanu Sezi Çoşkuner
Poşetler

Günboyu, kendine katlanmış olanlar,
akşama doğru katlar açıldıkça sağdan,
usulca sola savruluyor.
İLHAN BERK – AKŞAMA DOĞRU
Çok uykum var. Gözlerimi açamıyorum. Yemek yapılması lazım ama hiç hâlim yok. Ne yiyeceğiz akşama? Bok yiyelim. Niye hep ben yapıyorum yemeği, köle miyim ben? Hay sıçayım, her seferinde mi böyle olur ya? Nerede bu anahtarlar?
Bir yandan çantasında anahtarını arıyor bir yandan da elindeki, ağzına kadar dolu market poşetlerini yere değdirmemek için direniyordu.
Sıçtığımın poşetlerini yere koyunca altları kirleniyor sonra evdeki alıp yemek masasının üstüne falan koyuyor ya, iyice gıcık oluyorum vallahi!
Küfretmeye devam ederek çaresizce elindeki poşetleri kapının önüne bıraktı. Uzun bir arayıştan sonra çantanın yırtılmış astarından içeri düşmüş olan anahtarı buldu ve kapıyı açtı. Anahtarı tekrar çantasının içine attı ve poşetleri alıp içeri girdi. Her zamanki gibi evde çıt yoktu.
Öküz uyuyordur yine… Öküz erkekti di mi ya?
Elindekilerle mutfağa geçti.
Boşaltmayacağım! Ellerimi de yıkamıycam! Önce sigara içmem lazım…
Su ısıtıcısının düğmesine basıp balkona çıktı, bir sigara içip içeri girdi. Kendine bol sütlü bir neskafe hazırlayıp mutfak masasının etrafındaki sandalyelerden birine bıraktı kendini. Yerdeki poşetlere baktı, poşetler de ona… Bir müddet bakıştılar.
“Bakmayın bana öyle, evliyim ben.” dedi seslice. Sonra kahkahalarla gülmeye başladı.
Hissiyatımız var birbirimize karşı. Bu poşetler bana karşı kesin boş değil.
Gülerken düşmemek için son dakikada masanın ucuna tutunmayı başardı.
Zaten içlerini ben doldurdum.
“Hoş geldin, tatlım.” diyen yumuşak sesle olduğu yerde sıçradı.
“Ne o öyle sinsi sinsi hareketler? Ödümü patlattın yine!”
“Özür dilerim, canım. Pek eğleniyordun. Ses çıkarıp eğlenceni bölmeyeyim dedim.”
“İyi, tamam. Sorun yok. Nasılsın bugün?”
“Daha iyiyim. İlaçlar işe yarıyor gibi. Bugün kalkıp biraz ortalığı topladım. Duş yaptım. Yemek de yapacaktım ama yetiştiremedim.”
“Tamam, boş ver. Ben aldım yemeklik malzeme. Hazırlarım birazdan bir şeyler.”
“İyi ki varsın. Sen olmasan atlatamazdım bu süreci. Hakkını nasıl öderim?”
Benden ayrılarak mesela. Sen bırak beni, bi’ sal artık. Uğraştırma beni. Ben bırakmaya kalksam; hasta hasta bıraktı gitti de sahip çıkmadı, diye zaten mahvolmuş hayatımı iyice zehir ederler.
“Tamam dedim ya, gereksiz duygusala bağlama şimdi. Hallediyoruz işte bir şekil.”
“Hazır kendimi iyi hissediyorken bari yemeğe yardım edeyim.”
“ Off.. Olur. Et bari ama madem öyle, şu poşetleri boşaltmama yardım et önce.”
“Sen otur, kahveni bitir. Ben yaparım yavaş yavaş.”
Hadi bakalım, hayırlısı. O kadar uzun süredir yapmıyorsun ki inşallah hatırlıyorsundur poşet boşaltmayı.
“İyi, yap o zaman.”
Masanın yanındaki poşetleri ikişer ikişer buzdolabının önüne taşıdı, dolabın kapağını açıp poşetleri boşaltmaya başladı.
Sapığa bak sanki Vatikan Sarayı’nın altındaki gizli kütüphanede, dünya tarihini değiştirecek dokümanları arşivlemek için seçilen Tom Hanks! Ulan manyadı iyice bu! Alt tarafı iki domates, üç salatalık, birkaç da sebze meyve. Sanırsın Magna Carta’nın ilk kopyasına dokunuyor. Da Vinci şifresini mi çözüyoruz burada yahu?
“N’apıyorsun Allah aşkına? Adam gibi yerleştirsene şunları beş dakikada. Sanki Kutsal emanetleri saklıyorsun Haçlılardan?”
“Ne bileyim, düzgün olsun istedim. Kızıyorsun ya gelişigüzel olunca.”
Ah bir de şu sakinliği yok mu? Vallahi alıp kafasını yapıştırıvereceğim bir gün sebzeliğin çekmecesine.
Cevap vermedi, balkona çıkıp bir sigara daha yaktı. Derin derin iç çekti. Arkasını döndüğünde göz göze geldiler. İrkilince fincandaki kahve yere döküldü.
“Hassiktir ama ya! Manyak mısın? Bu ne her dakika peşimde sinsi sinsi? Öleceğim ulan korkudan bir gün! 5 vakit ezan gibi düzenin var maşallah!”
“Özür dilerim. Ben de seninle hava alayım dedim. Bugün hiç balkona çıkmadım. Hem bak, poşetleri de boşalttım.”
“Tamam tamam. Hadi git de irice bir soğan, yedi sekiz tane de sarımsak doğra. Patlıcanları da alacalı soy da bizim usül imam bayıldı pişireyim. Senin domates salçasından kalmıştı değil mi?”
“Var daha iki kavanoz.”
Konuşmadan işe koyuldular, imam bayıldının yanına tarhana çorbası da yaptılar. Sofrayı kurup sessizce yemeklerini yediler. Televizyona baktılar, haber kanallarını es geçtiler. Sadece polisiye diziler gösteren kanal belki de ikisinin geriye kalmış tek ortak yönüydü.
“Hadi, madem bugün iyisin, kalk da bi’ Türk kahvesi yap.” dedi istifini bozmadan.
“Olur tabii. Şu makineyi aldığın çok iyi oldu. İki dakikada pişiriyor kahveyi.” diyerek ayağa kalktı. Cezvenin içine iki kişilik kahve koydu, iki kişiye de birer şeker. Tam kıvamında oluyor o zaman orta şekerli kahve. İki birden iyidir.
Su eklediği cezveyi makineye yerleştirip düğmeye bastı. Gerçekten de iki dakika sonra kahvelerin hazır olduğunu bildiren ‘bip’ sesi mutfakta yankılandı.
Amma da yüksekmiş bunun sesi.
Önceden hazırladığı anneanneden kalma Çin porseleni fincanlara eşit şekilde köpüğü bölüştürdü. Aynı özenle geri kalan kahveyi de ekledi fincanlara. Masaya getirdi, yerine oturdu.
“Yarın kaçtaydı senin randevu?”
“10.00’da. Neden ki?”
“Hiiç. Merak ettim.”
“Sen de gelsene. İlkine de gelmedin, bari buna gel.”
“Bilmiyorum, bakarız. Yerime yedek hoca ayarlayabilirsem gelirim belki. Hele bi yarın olsun da.”
Niye şimdi yumuşadım ki buna karşı böyle? Kedi gibi mır mır dönüyor zaten etrafımda. Acıyorum da garibe ama bazen de bokunu çıkarıyor vallahi. Ne o öyle, biz bir elmanın iki yarısıyız gibi arabesk arabesk tavırlar…
Biraz daha televizyon izleyip yatmaya karar verdiler. Sarılmak istedi, izin vermedi, omzunu silkti. Gözleri doldu, kafasını çevirdi.
“Lütfen.” dedi.
“Saçmalama, ne gerek var şimdi böyle gereksiz dramatikliğe?” diye karşılık verdi.
Boynunu büktü, iyi geceler diledi. İyi geceler dilerken sesi titredi.
Odalarına çekildiler. Sabah kalktığında evde kimse yoktu. Canı kahvaltı etmek istemedi, makinede bir Türk kahvesi hazırladı kendine. Elinde kahve balkona çıktı, bir sigara yaktı.
Görse ne biçim laf eder şimdi Allah’ın atarlısı. Ne biçim oldu menopozdan sonra. Birkaç kedi mi alsak eve? Mır mır mır… gurr gurr gurr… Misler gibi gelir ikimize de ama huysuz işte, kesin olay çıkarır. Sanki ben soktum onu 43 yaşında menopoza. N’apacaksın işte, atsan atılmaz satsan satılmaz. Bi yerde de can yoldaşı. Kazadan sonra da hiç yalnız bırakmadı sağ olsun.
İçeri girdi. Banyoya giderken ayağına takılan kitaplara, fotokopilere ve dergilere minik tekmeler attı, çok eğlendi. Duş aldı, giyindi. Hafif bir makyaj yapıp evden çıktı.
Tarihi apartmanın önünde durdu. Kafasını kaldırıp ikinci kez binayı inceledi. İki birden iyidir.
Yazık, çok yazık… Müze olacak yeri muayenehanelerle doldurmak… Çok ama çok yazık.
İkinci kez aynı zile bastı. Kapı hemen açıldı. Asansöre bindi, üçüncü kata çıktı. Kapıyı geçen haftaki gibi açık buldu. İçeriden “Hoş geldiniz Aynur Hocam, Mahir hocam birazdan alacak sizi.” diyen sekreterin sesini duyunca “Geçen haftaki kız mı bu acaba.” diye geçirdi aklından. Adı neydi ki? Gizem? Gamze? “Hoş bulduk. Tamamdır.” derken ayağına galoşları geçirdi.
Eski köye yeni adet. Sanki ameliyathaneye girer gibi. Zaten eğilemiyorum, belim ağrıyor. Dünkü poşetler çok ağırdı.
Kafasını kaldırınca odasının kapısında kendisini bekleyen Mahir Hoca’yla göz göze geldi.
Yemin ediyorum adam Hulusi Kentmen’in ikizi. Bu kadar mı benzer bir insan diğerine? “Hoş geldiniz Aynur Hanım. Nasılsınız?” Odaya girdiler. Aynur ilk gelişinde oturmaktan çok hoşlandığı koltuğa yavaşça bıraktı kendini.
Ben de almak istiyorum bu koltuktan ama şimdi pahalı diye laf edip aldırmaz bana.
Gerginliği belli olmasın diye ellerini kucağında kavuşturdu. Dizkapaklarını o kadar sıkıca birbirine yasladı ki, tüm bacak kasları titremeye başladı. Derin bir nefes aldı, yavaşça bıraktı.
“Nasıldı geçen haftanız Aynur Hanım? İlaçlar etkisini göstermeye başlamış olmalı. Psikiyatr arkadaşımla görüştüm. İki ayı geçmiş kullanmaya başlayalı.”
“Galiba yaramaya başladı. O da ben de daha kontrollüydük. Oldukça sakin bir hafta geçirdik.” dedi kısık ve titrek bir sesle.
Sakin ol, rahatla. Sakin ol, rahatla. Sakin ol, rahatla.
“Rahat olun Aynur Hanım lütfen. Bu odada şu an sadece ikimiz varız, değil mi?”
“Evet. Sadece ikimiz… Sanırım yerine yedek hoca ayarlayamadı. Yoksa bu sefer mutlaka gelecekti.” diye cevap verdi Aynur titrek bir fısıltıyla.
Sezi Çoşkuner