06 Mar Eda Işık
Duvarlara Asılı Geçmiş

Ev üç katlıydı; yaşından çok, taşıdığı hatıraların ağırlığıyla eğilmiş gibiydi. Bordoya çalan duvarlarında, yaldızlı çerçevelerin içinde asılı duran yüzler yalnızca birer fotoğraf değildi; zamanın donmuş bakışlarıydı. Koridorlardan geçerken insan, kendi adımlarının değil, geçmişin ayak seslerinin yankısını duyardı.
Yaşlı adam o duvarların önünde sık sık durur, gözleri bir çerçeveden diğerine ağır ağır kayardı.
“Bu duvarlar bizim mazimizi taşır,” derdi. Oysa duvarların mı onları taşıdığı, yoksa onların mı duvarlara tutunduğu artık belli değildi.
Bu ev ona miras kalmıştı. Sadece taşlarıyla, toprağıyla değil; suskunluklarıyla, yarım kalmış cümleleriyle, söylenmemiş sırlarıyla birlikte. Arazinin içinde çocukluğunun koşuları, gençliğinin öfkesi, kayıplarının gölgeleri saklıydı. Bir gözünü yıllar önce yitirmişti; ama asıl kaybettiklerinin hangisi olduğunu kendisi de bilmiyordu.
İki oğlu vardı. Büyük olan, tozlu kitapların arasında dolaşmayı severdi. Eski ciltlerin arasından geçmişi didikler, kelimelerin içinden anlam arardı. Kuşların kanadında bir sır, insanların bakışında saklı bir hikâye bulmaya çalışırdı. Dünya onun için çözülmesi gereken bir bilmeceden ibaretti. Babasıyla sabahlara kadar konuşur, sorular sorar, düşüncelerini ateş gibi savururdu. O, geçmişi anlamak isteyen akıldı.
Küçük olan ise sessizdi. Eve her gelişinde anahtarını aynı yere bırakır, paltosunu aynı askıya asar, sonra albümlerin başına geçerdi. Konuşmazdı; bakardı. Özellikle babasının gençlik fotoğraflarına uzun uzun bakardı. Sanki çerçevenin içindeki adamla arasında görünmez bir bağ vardı. O, geçmişi anlamaya değil, hissetmeye çalışan kalpti.
Akşamları en üst kattaki uzun masada buluşurlardı. Büyük oğlan dış dünyanın karmaşasını anlatırdı; küçük olan dinlerdi. Yaşlı adam iki ses arasında, iki zaman arasında otururdu: biri geleceğe doğru açılan, diğeri geriye doğru derinleşen iki kapı gibi.
Bir gece, kalbindeki ani bir sıkışmayla uyandı. Evin içinde bir hareket olmuştu sanki. Koridora çıktı. Loş ışıkta çerçeveler parlıyordu. Fotoğrafların önünde bir gölge gördüğünü sandı. Küçük oğluna benziyordu.
“Evlat?” diye fısıldadı. Cevap gelmedi. Koridor boştu. Yerde bir fotoğraf duruyordu; çerçevesinden çıkmış, sararmış bir kâğıt. Eğilip aldı. Genç bir adam ona bakıyordu fotoğraftan. Bakışında tanıdık ama adı konulamayan bir şey vardı. Gözlerinden biri gölgede kalmıştı. Yaşlı adamın nefesi daraldı. Bu yüzü bir yerden tanıyordu. Ama nereden? Korudan sert bir rüzgâr esti. Duvarlardaki çerçeveler hafifçe titreşti. Sanki ev, içindeki sırrı artık saklayamayacak gibiydi. O an yaşlı adam şunu anladı:
Duvarlara asılı olan geçmiş değildi. Geçmiş, onların içine asılmıştı. Ve bazı yüzler zamanla unutulmaz; insanın kendisine dönüşür.
Zaman gelmişti.
Eda Işık